Kent belleği bir şehrin kimliğidir. Ama sadece taşını toprağını bilen değil, onu savunmaya gönüllü olanların omzunda yükselir.
Peki, soruyorum size: Muğlalılar olarak biz bu belleğin neresindeyiz?
Yıllardır bu topraklarda yaşayan bizler, kendi tarihimize neden bu kadar uzağız?
Neden Knidos’un adını bilmeyiz, Stratonikeia’ya yolumuzu düşürmeyiz, Pisili Hoca’yı duymayız?
Bu cehalet değil sadece. Bu, umursamazlık.
Tarihi kendiliğinden taşınacak bir yük sanıyoruz.
Oysa tarih, sorumluluktur. Ve biz bu sorumluluktan kaçıyoruz.
Daha acısı ne biliyor musunuz?
Bu memlekete sonradan gelenler bizden daha çok sahip çıkıyor.
Araştırıyorlar, öğreniyorlar, koruyorlar.
Bizse, doğup büyüdüğümüz bu toprağın ne değerini biliyoruz, ne de değer taşıyanlara destek veriyoruz.
Yerlilikle övünüyoruz ama kendi insanımızı görmezden geliyoruz.
Bir Muğlalı bir iş yapınca önce kuşkuyla bakıyoruz.
Yabancı biri yapsa hayran kalıyoruz.
Kendi evladına destek olmak yerine, onun önünü kesiyoruz.
Bu yüzden kent belleği “görev” değil, “liyakat” meselesidir.
O masada oturmak için önce o geçmişin ağırlığını taşıyabilecek yürek gerekir.
Kente aidiyet, tarih bilgisi ve samimiyet olmadan sadece koltuk doldurulur.
Oysa mesele koltuğu doldurmak değil, hakkını vermektir.
Muğla’nın belleği, sadece geçmişi anlatmak değil, geleceğe aktarmaktır.
Ve bu aktarımı biz yapmazsak, başkaları yapar.
O zaman da kendi tarihimize başkalarının gözünden bakarız.
Kalemim sert geldiyse bilin ki bu bir sitem değil, bir çağrıdır.
Çünkü biz kalemi sadece yazmak için değil, uyandırmak için kullanıyoruz.
Ve unutmayın:
Kalem kılıçtan keskindir.
Ama o keskinlik yıkmak için değil, yol açmak içindir.
Biz bu yolu birlikte yürür, birbirimize omuz verirsek;
Muğla’nın belleği sadece korunmaz, geleceğe de ışık olur.













