Yas; yıl dönümü yaklaştıkça hayatın görünmeyen ıssızlıklarına çekilir, orada sessizce büyür. Takvimin yapraklarından taşan geçmiş, göğsünde sustuğunu sandığın ne varsa yeniden uyandırır. Lâl duyguların karanlığında zaman ağırlaşır; isyanların çoğalır, özlemin hiçbir sözcüğün ulaşamadığı yerde büyür. Bir ömür sönmeyecek yangının külleri yeniden savrulur göğsüne; gözyaşların yağmura karışırken dün ile bugün arasındaki bütün mesafeler kaybolur.
Eylül benim için aşktı, tutkuydu, mutluluktu, huzurdu, heyecandı. Geçmişimdi, geleceğimdi; yaşanmışlıklarım kadar henüz yaşanmamış düşlerimdi. Hayatın içinde bir aydan fazlası, başka bir anlamın adıydı. Şimdi ise gelmesini istemediğim, mümkün olsa hiç yaşanmasın diyeceğim bir zamansızlık…
Bir ay nasıl kaybedilir? Bir mevsim, bir tarih, birkaç rakam nasıl olur da bütün geçmişi ve bugünü içine alacak kadar büyür? Eylül artık takvimde karşılığı olan bir ay değil; hayatın ve zamanın kırıldığı, geçmişin bugüne sızdığı, varlık ile yokluk arasındaki mesafenin her defasında yeniden sorgulandığı zamansız bir iz.
Kimsenin göremediği ıssız karanlıklarında, yalnızca senin duyabildiğin çığlıkların olur. Dışarıda hayat bütün sıradanlığıyla devam eder; sokaklar dolar, sesler birbirine karışır, takvim yaprakları değişir. Oysa içinde bir saat, çoktan durduğu yerde beklemektedir. Yasın en ağır sessizliği de burada başlar: Dünya hiçbir şey olmamış gibi dönmeye devam ederken kendi dünyanın artık aynı yörüngede dönmediğini bilmek.
Yıl dönümü yaklaştıkça zamanın durmasını istersin. O gün hiç gelmesin, takvim seni o tarihin üzerinden bir daha geçirmesin… Aldığın nefesin bile manasını sorgularsın. Çünkü bazı tarihler yalnızca hatırlanmaz; yeniden yaşanır. Dün ile bugün arasındaki mesafe silinir ve yıllar önce açılan bir boşluk, bugünün içine yeniden yerleşir.
Her ağladığında, özellikle böyle dönemlerde, “Yapacak bir şey yok,” diyerek teselli etmeye çalıştıklarında sağırsın artık. Aklın çoktan bildiği çaresizliği kalbe tekrar anlatmanın ne faydası vardır? Değiştirilemeyecek bir hakikatin karşısında dökülmez mi zaten gözyaşları? Teselli, geri getirilemeyecek olanın yokluğunu başka sözcüklerle anlatmaksa hangi söz gerçekten acıya ulaşabilir?
Bazı acıların dili olmadığı için lâl kalır duygular. Mesele söyleyememek değil; hiçbir kelimenin yaşananın ağırlığına yetmemesidir. Sözcüklerin bittiği yerde sessizlik başlar. Fakat sessizlik de susmak değildir. Kimi sessizliklerin içinde, söylenmiş bütün cümlelerden daha büyük çığlıklar saklıdır.
Zamanın iyileştirdiği söylenir. Peki neden bazı tarihler yaklaştığında yeniden ilk günün eşiğinde bulursun kendini? Geçen gerçekten zaman mıdır, yoksa yalnızca takvim midir? Unutmadan yaşamaya devam etmek kabullenmek midir; yoksa yokluğun ağırlığıyla yeniden var olmayı öğrenmek mi?
Birini artık hiçbir yerde bulamayacağını bile bile özlemek, yokluğa alışmak mıdır? Yoksa sevginin zamana ve ölüme karşı sürdürdüğü sessiz bir itiraz mı?
Belki yasın cevabı yoktur. Bazı sorular cevap bulmak için değil, içimizde ömür boyu yankılanmak için vardır. Cevapsız kalan o soruların karşısında sustuğunda ise geriye yalnızca lâl duygular kalır.
“Eylül, takvimden kopup hayatın en ıssız karanlığına dönüşen zamansızlıktır. Her gelişinde geçmiş bugüne sızar, yokluk yeniden sessizliğe bürünür. Peki, kaybedilenle mi yaşanır; yoksa ömür, bir daha dönmeyecek olanın bıraktığı ıssızlıkta kendine bir anlam aramakla mı geçer?”













