Modern dünyada, insanlık ikiye bölünmüş durumda: Hafta içi robotları ve hafta sonu insanları.
Pazar sabahı, pijama takımının en rahat halini giymiş, elinde buharı tüten bir fincan kahveyle balkonda oturup, sessizliğin sesini dinleyen o dingil insan, aslında hepimizin içindeki ideal “ben”dir. O anda, zaman kavramı belirsizleşir. Ne bir toplantı, ne bir e-posta, ne de yetiştirilmesi gereken bir rapor vardır. O, sadece var olmanın o basit ve saf keyfini süren bilge bir varlıktır.
Ancak, bu huzur ve bilgelik hali, pazartesi sabahı çalan alarm sesiyle bir anda buharlaşır. O pazar insanı, yerini, acil yetiştirilmesi gereken bir işi olan, kravatı yamuk ve gözleri çapaklı bir robota bırakır. Trafiğin kaosunda, bir eliyle simit yerken diğer eliyle telefonda “Beyefendi, dosyayı hemen size iletiyorum!” diye bağıran bu yaratık, pazar günkü ruhunun en büyük düşmanıdır. Hafta içi insanı, adeta bir zaman yolcusu gibi, hafta sonunun ruhunu ve enerjisini çalmış ve onu, bitmek bilmeyen toplantıların ve monoton işlerin içine hapsetmiştir.Bu durum, aslında modern insanın en büyük psikolojik dramıdır.
Hafta sonu, ruhumuzu tamir ederiz; hafta içi ise, o tamir edilen ruhla, adeta bir savaşa gireriz. Bu iki farklı ruh hali arasında mekik dokumak, bir insanın en zorlu görevi olabilir. Bir yandan “an”ı yaşa felsefesini benimserken, diğer yandan tüm planlarını ve kaygılarını gelecek haftaya aktarmak… Bu, her pazartesi yeniden başlayan bir döngü ve aslında hepimizin içindeki o “iki yüzlülüğün” komik bir yansıması. Peki çözüm ne? Belki de pazartesi sabahı, alarmı kapatmak yerine, gözlerimizi kapatıp bir dakika boyunca Pazar sabahını hayal etmek, o dinginliğin ruhunu hafta içine taşımaya çalışmak. Bu, ne kadar işe yarar bilinmez ama denemekten zarar gelmez. Ne de olsa, hepimiz içimizde bir yerlerde o “Pazar insanını” saklıyoruz.













