‘Cargo’ Uluslararası Festival Yolculuğunda: Gizem Tataroğlu’nun Ödüllü Kısa Dans Filmi ABD ve Kanada’da yarışıyor.
Türk yönetmen, oyuncu ve yazar Gizem Tataroğlu’nun yazıp yönettiği kısa dans filmi Cargo, uluslararası başarısını festival yolculuğuyla taçlandırıyor. Göçmenlik, direniş ve umut temalarını dans yoluyla işleyen film, İngiltere’de düzenlenen Fisheye Film Festivali‘nde En İyi Dans Filmi ve En İyi Koreografi ödüllerine değer görüldü.
Filmin bir sonraki durağı, 4-5 Haziran 2025 tarihlerinde Los Angeles’ta düzenlenecek olan 16. New Media Film Festival olacak. Marvel, HBO, BBC ve Rolling Stone gibi uluslararası platformlardan jüri üyeleri barındıran bu prestijli festival, klasik anlatım ve yenilikçi teknoloji kategorilerinde dikkat çeken yapımlara ev sahipliği yapıyor. Cargo, burada resmi seçkiye alınarak yarışacak.
Kanada prömiyeri ise, bu yıl 20. kez düzenlenecek olan ve ülkenin en köklü kısa film etkinliklerinden biri kabul edilen Vancouver Kısa Film Festivali (VSFF)‘nde gerçekleşecek. Cargo, 15 Haziran’da Simon Fraser Üniversitesi Goldcorp Centre for the Arts’ta, deneysel film kategorisinde izleyiciyle buluşacak. Festival, özellikle kısa film, belgesel ve animasyon alanlarında bağımsız yaratıcıları desteklemesiyle öne çıkıyor.
Ayrıca film, Kanada’nın Alberta eyaletinde bu yıl 8. kez düzenlenecek olan Reeling: Dance On Screen Festival’in de resmi seçkisine dahil edildi. Cargo, 19 Temmuz’da Edmonton’daki Mile Zero Dans Merkezi‘nde gösterilecek.
Yönetmen Hakkında
Gizem Tataroğlu, İstanbul doğumlu bir yönetmen, oyuncu ve yazardır. Disiplinlerarası bir sanatsal temele sahip olan Tataroğlu, bedenin ve kelimenin diliyle hikâye anlatımını birleştirdiği işleriyle dikkat çekiyor. Eğitim geçmişi şöyle:
- Lisans: Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarı, Tiyatro Ana Sanat Dalı
- Yüksek Lisans: Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü, Performans Sanatları – Dans Tiyatrosu
- Vancouver Film School – Film Yapımı, Yönetmenlik ve Yapımcılık
Yaratıcı üretimlerinde mitolojik referanslar, toplumsal hafıza ve duygusal derinlik sıklıkla yer bulur. Cargo, bu çok katmanlı anlatım dilinin en güncel yansımasıdır.
Şimdi de filmin yönetmen ve senaristi Gizem Tataroğlu ‘yla film hakkında soru cevap kısmına geçiyoruz.
Dans sineması hâlâ niş bir alan olarak değerlendiriliyor. Bu biçimi neden tercih ettiniz ve özellikle Kanada’da bu alanla yeniden buluşmak size ne ifade ediyor?
Dans tiyatrosu üzerine yüksek lisans eğitimim süresince, hareketin yalnızca estetik bir form değil, aynı zamanda kültürel, psikolojik ve politik bir anlatı aracı olduğunu gösteren pek çok kuramsal ve pratik çalışma üzerine derinleştim. Beden, iletişimin en eski biçimidir ve sözel olmayan ifade alanı olarak hem bireysel hem kolektif hafızayı taşır. Dans; dilin yetersiz kaldığı, bastırıldığı ya da yok sayıldığı durumlarda, öznenin iç dünyasını ve toplumsal gerçekliğini çok katmanlı bir düzlemde görünür kılabilir.
Bu bağlamda, göçmenlik temasını bir dans filmi formunda ele almak yalnızca biçimsel bir tercih değil; içeriğin doğrudan gerektirdiği bir anlatım diliydi. Göç deneyimi, çoğu zaman dilsel ve kültürel bariyerlerle kuşatılmış bir yalnızlık halidir. Göçmenler, yaşadıkları travmaları veya özlemleri çoğu zaman sözcüklerle ifade edemezler; çünkü ya yeterli dil bilgisine sahip değildirler ya da içinde bulundukları kültürel bağlamın anlam haritası onlara alan tanımaz. Bu çok katmanlı suskunluk, ancak bedenin içkin hafızasıyla ve hareketin yalın ama derin sembolizmiyle açığa çıkarılabilir.
Kanada’da, özellikle Vancouver Film School’da aldığım film yapım eğitimi, bu bedensel anlatının sinematografik biçimlere nasıl dönüştürülebileceğine dair disiplinlerarası bir perspektif kazandırdı. Dans sineması yalnızca bir tür değil, aynı zamanda ifade özgürlüğünün bir uzantısı olarak değerlendiriliyor. Cargo’nun Vancouver Kısa Film Festivali’nde deneysel film kategorisinde seçilmesi de, bu biçimsel araştırmanın ve içerik-biçim uyumunun takdir edildiğinin önemli bir göstergesi olduğu için çok mutluyum.
Cargo’, göç ve direniş temalarını dansla buluşturuyor. Bu filmi yaratma sürecinizde hangi düşünsel ya da sanatsal referanslar size eşlik etti?
Cargo, göçmenliğe dair insanlığın tekrar eden tarihsel döngüsünü sorgulayan bir performans alanı olarak biçimlendi. Bu yaratım sürecinde özellikle Albert Camus’nün “Sisifos Söyleni” üzerine düşünsel olarak yoğunlaştım. Sisifos’un her seferinde zirveye taşıdığı taşın yeniden yuvarlanması, modern insanın varoluşsal mücadelesiyle paralel bir döngüyü temsil eder. Bu metafor, göçmen bedenlerde fiziksel bir ritüele dönüştü: sınırları geçtikçe özgürleşmeyen, tam tersine yeni sınırlara çarpan insanlar…
Bu döngüsel çaresizliğe rağmen film yalnızca karanlığa değil, aynı zamanda ısrarcı bir yaşama tutunma haline de odaklanıyor. Çünkü Camus’nün de işaret ettiği gibi, “Sisifos mutlu olmalıdır.” İsyan, anlamın yokluğuna karşı bir direniş biçimiyse, Cargo da bu direnişi bedenin diliyle sahneye taşıyor.
Görsel dünyada ise Rembrandt’ın ışık ve gölgeyi kullanma biçimi, beni derinden etkileyen bir referans noktası oldu. Onun figürlerinde ışık yalnızca aydınlatan değil, anlamı ifşa eden bir güçtür. Işığın en çok kırıldığı yerden insanın kırılganlığı görünür olur.
Filmde bu nedenle çerçeveleme ve ışık, daima bu karşıtlık üzerinden kuruldu: yük ve özgürlük, sınır ve arzular, suskunluk ve çığlık…
Samuel Alty’nin müzikleri ise bu yapının içinde bir aracı değil, doğrudan anlatının ortağı haline geldi. Özellikle bestesi “Sürekli Özgürlük Arayışı”, filmin ruhuyla bütünleşen bir ses evreni sundu. Bu parça, karakterlerin içsel özgürlük arayışını notalara dönüştürdü; bazı sahneler müziğin ilk tınısıyla yazılmaya başlandı. Bu yaratım süreci, kelimesiz bir diyalogdu—beden ile ses arasında sezgisel, derin bir eşleşme…
Tüm bu düşünsel ve sanatsal referansların ortaklaştığı yer ise şurasıydı: Beden bir hafıza taşıyıcısıdır. Ve göçmen bedenleri yalnızca coğrafya değil; tarih, kimlik ve aidiyet taşıyan yürüyen arşivlerdir. Cargo, bu arşivin kapaklarını dans yoluyla aralamaya çalıştı.
Ama bu film yalnızca yükten değil; ışığın sürekliliğinden, umudun inatçılığından da söz ediyor. İçine hapsolduğumuz kutuları parçalamaktan, yeniden inşa etmekten ve en önemlisi, umutla kalmayı bir sorumluluk olarak taşımaktan…













