Şu memleketin haline bakın hele! Bir tarafta eşi benzeri olmayan güzellikte bir coğrafya, cennetten farksız.
Dağları, denizleri, toprağı… Dünyanın sayılı yerlerinden biriyiz. Ama diğer tarafta, toplum olarak her geçen gün biraz daha geriye gidişimiz. Bu nasıl bir tezatlık, akıl alır gibi değil! Bakın, Atatürk bu cumhuriyeti kurarken neyin peşindeydi? Orta Doğu denen o yangın yerinde, o cehennem coğrafyasında, bu milleti muasır medeniyetler seviyesine taşımak istedi. O’nun olduğu süre boyunca da gayet başarılıydı bu iş. Demokrasi, bilim, çağdaşlık… Tıkır tıkır işliyordu her şey. Ne zaman ki o büyük insanı ebediyete uğurladık, işte ondan sonra başladı film kopmaya. Ne onun arkasında durduk adam gibi, ne de ilke ve inkılaplarının. Yolundan sapan sapanaydı, sapıtan sapıtanaydı… Ee, sonuç? En basitinden, bakın şu gençlere! Niye gidiyor bu çocuklar yurt dışına? İş beğenmiyor diye eleştirenler var. Pes! Adam altı üniversite bitirmiş, belediyeye başvurmuş, kamuya başvurmuş… Arkasında amcası, dayısı, partisi yoksa kapı suratına kapanıyor. Özel sektör mü? Sabah sekiz, akşam Allah ne verdiyse. Fazla mesai falan hak getire. Kölelik sistemi! Atatürkçü düşünebilen, biraz kafası çalışan insan bu sisteme isyan ediyor elbet. Anadan babadan da yok diyor, “Ben gideyim yurt dışına!” diyor. Gidiyor da… Orada insan gibi muamele görüyor, liyakat denilen o kutsal kelimenin hakkı veriliyor. Ee, ne yapsın? Bir daha da dönmüyor bu cennet (!) cehenneme. Bu ülkede liyakat olmadıkça, işin ehline verilmedikçe, hak edenin hakkı teslim edilmedikçe, bizim Avrupa medeniyetinin muasır seviyesine ulaşmamız bile hayalden öteye geçmez. Benden demesi. Bu kafayla zor, çok zor!













