Değerli Okurlar, Filistin’de hala insanlar öldürülüyor. Asıl gürültü, bombalardan değil; dünyanın sessizliğinden yükseliyor. Bu sessizlik bir anda ortaya çıkmadı. Tesadüf değil, bilgisizlik hiç değil. Bu, modern dünyanın uzun zamandır inşa ettiği bir duygusal mesafenin sonucu. Gözler görüyor, kulaklar duyuyor, zihinler biliyor. Buna rağmen bedenler yerinden kımıldamıyor. Çünkü bazılarının işlerine gelmiyor.
Sosyoloji açısından bu tablo, vicdanın bireysel bir duygu olmaktan çıkıp, toplumsal bir işlev hâline geldiğini gösteriyor. Toplumlar, hangi acıya ne kadar tepki vereceklerini öğreniyor. Bazı ölümler küresel yas doğururken, bazıları sessizliğe gömülüyor. Filistin, bu seçici duyarlılığın en açık örneği hâline geliyor. Burada yaşanan vahşet, bir insanlık krizi olarak değil; politik bir “dosya” olarak görülüyor.
Medya bu sürecin merkezinde duruyor. Görüntüler hızla tüketiliyor, acı hızla geçiliyor. Ölen çocuklar rakamlara indirgeniyor, yıkılan hayatlar birkaç saniyelik haber aralarına sıkıştırılıyor. Böylece vahşet, ahlaki bir sarsıntı olmaktan çıkıyor; ekranın bir parçasına dönüşüyor. Toplum da bu tempoya uyum sağlıyor; görüyor ama duymuyor, biliyor ama sorgulamıyor. Sessizliğin bir diğer kaynağı ise güç ilişkileri. Küresel düzen, kimin acısının meşru olduğuna karar veriyor. Mazlumun kimliği, vicdanın sınırlarını belirliyor. Filistin söz konusu olduğunda, sessizlik neredeyse “normal” kabul ediliyor. Bu durum bireysel kötülükten çok, sistematik bir körlüğe işaret ediyor. Bazı insanlar susmayı seçmiyor; toplumsal bir güce dönüşerek, birlikte ve yüksek sesle haykırıyor. Susmanın öğretildiği bir dünyaya mahkûm edilmek istensek de, bunu asla başaramayacaklar. Bir toplum, gözlerinin önünde gerçekleşen şiddeti hangi noktada “uzak”, “kaçınılmaz” ya da “kendi meselesi değil” olarak tanımlamaya başlar?
Filistin’de çocuklar enkaz altından çıkarılırken susanlar, sadece konuşmamayı değil, insanlıktan geri çekilmeyi seçmiş olur. Bu sessizlik, vicdan eksikliği değil; vicdanın bilinçli olarak askıya alınmasıdır. Çünkü Filistin’de yaşananlar bir “uzak coğrafya” meselesi değil, insanlık onuruna yönelmiş açık bir saldırıdır. Bugün Filistin’de bombalanan sadece bedenler değil; adalet, merhamet ve ortak insanlık fikridir. Ve bu yıkım karşısında sessiz kalan her birey, her toplum, bu çöküşe alan açmaktadır. Bir toplumun ahlaki değeri, güçlülerin arkasında hizaya girmesiyle değil; güçsüzün yanında durma cesaretiyle ölçülür.
Filistin için konuşmak bir tercih değil, ahlaki bir zorunluluktur. Susmak ise artık cehalet değil; suç ortaklığıdır. Bu yüzden mesele yalnızca Filistin değildir. Mesele, vicdanını politik hesaplara devreden modern dünyanın kendisiyle yüzleşememesidir. Belki de asıl korkutucu olan şudur; bu sessizlik normalleştikçe, bir gün insanlık adına konuşacak kimse kalmayabilir. Ve o gün geldiğinde, suskunluğun bedelini herkes ödemek zorunda kalır.
Unutmayın; zulüm bir gün biter; ona sessiz kalanların utancı kalır.













