Pazartesi sendromu kadar yaygın bir başka modern rahatsızlığımız daha var: İzin Günü Sendromu.
Hafta boyunca hayalini kurduğumuz o sihirli “izin günü,” geldiğinde çoğu zaman ya bir görev listesine dönüşür ya da anlamsız bir telaşla geçer gider.
Çalışırken tek hayalimiz, uzanıp bir şey yapmamaktır. O hayali kurarken, beynimiz izin gününde yapılacaklar listesi hazırlar: Fatura öde, bankaya git, market alışverişini bitir, evin eksiklerini tamamla, o çok istediğin filmi izle… Bir de bakmışsınız, izin günü, mesai saatinden daha yoğun bir tempoyla dolmuş.
Bu sendromun en komik yanı, tatil günü bile telefonlarımızı elimizden bırakamamamızdır. Yüzümüzdeki o keyifli ifade, bir anda gelen “acil bir iş” e-postasıyla buz gibi kesilir. Bir tatil günü bile, iş arkadaşının “Sen müsait olunca şunu da halleder misin?” cümlesiyle başlayan bir kabusa dönüşebilir.
En acısı ise, izin gününün akşamında yaşadığımız o “hiçbir şey yapmadım” hissi. Tüm gün koşturmuş, ev işlerini bitirmiş, faturaları ödemiş olsanız bile, beynimiz yine de “nefes almadın, dinlenmedin” diye bizi suçlar. Oysa dinlenmek, bir görevden ibaret değildir; bir ihtiyaçtır.
İzin günlerimizi, gerçekten dinlenmek için kullanmalıyız. Telefonlarımızı bir kenara bırakıp, sadece kendimizle baş başa kalmayı öğrenmeliyiz. Yoksa o “izin günü,” sadece bir hafta daha çalışmak için bir bahane olmaktan öteye gidemez.













