Bozkırın mührü, Boğaz’ın sultanına karşı… Ankara, üzerinde tozlu bir kalpak, elinde bir somun Ankara simidiyle masaya “tık” diye oturur. İstanbul ise ipek mendiliyle masanın tozunu silerken söze başlar.
1. Perde: Ankara’nın “Ayaz” Raconu
Ankara: “La bak hele İstanbul! Sen hala o gümüş saplı bastonunla Galata’da piyasa yapıyorsun ama ayağındaki o rugan ayakkabı benim Dikmen yokuşunu görse ‘İmdat!’ diye bağırır. Sen Boğaz’da lüfer yerken naz yaparsın, ben Ulus’ta kelle paçayı içer, ayaza karşı ‘Bismillah’ derim. Sen ‘Zât-ı Âliniz’ diye dolanırken, ben ‘Bebe’ dediğim adamla dünyayı fethederim. Sen Payitaht’tın ama düşman o Boğaz’a demirleyince, seninkiler sarayın penceresinden bakarken, ben burada meclisin önünde gaz lambasıyla vatanı kurdum be koçum!”
2. Perde: İstanbul’un “Nazlı” Cevabı
İstanbul: “Aman yarabbi, yine o ‘Bebe’ hitabı… Azizim, o kaba tabirleriniz benim Boğaz’ın serin sularını bile hararete boğdu. Siz bozkırda toz yutarken, ben lisan-ı münasip ile cihanı parmağımda oynatıyordum. Sizin o gri binalarınızın arasında bir tek bülbül ötmezken, benim köşklerimde ne besteler yapılırdı… Siz ‘devlet’ kurmuş olabilirsiniz ama biz ‘saray’ kurduk efendim, ‘saray’! Asalet, o buz gibi Ankara suyunda değil, benim erguvan kokulu yokuşlarımdadır.”
3. Perde: Ankara’nın “Son Sözü”
Ankara: “La ne asaleti? Senin o asalet dediğin, düşman çizmesi Karaköy’e basınca ‘Efendim buyurun’ diyenlerin korkaklığıydı. Ben burada kağnıyla mermi taşıyan Elif bacıların, nasırlı elleriyle vatanı örenlerin sesiyim. Sen vitrinsin, ben ise o vitrinin arkasındaki o sarsılmaz iradeyim! Senin yedi tepen varsa, benim de yedi kat imanım var!”
4. Perde: Ve O (Gazi Mustafa Kemal Atatürk) Araya Girer…
Masa bir anda sessizliğe bürünür. Kapı açılır, üzerinde o kusursuz gri takımı, elinde kehribar tesbihiyle Mavi Gözlü Dev içeri girer. İkisine de o meşhur, delici bakışıyla bakar.
Atatürk: “Beyler! Boş lafı bırakın. İstanbul, sen bizim asırlık rüyamız, rûhumuzun incisisin; lakin unutma ki rûhun ayakta kalması için o ‘Ankara Aklı’ şarttır. Ankara, sen de benim ‘Bahtı Kara’ değil, ‘Bahtı Ak’ kalem, sönmez ateşimsin; ama İstanbul olmadan da bu vatanın güzelliği noksan kalır. Ankara’nın disipliniyle çalışacak, İstanbul’un vizyonuyla dünyaya bakacaksınız!”
Ardından Ankara’ya döner, omzuna dokunur: “Bak çocuk, sen bozkırdan bir güneş çıkardın.” İstanbul’a döner: “Sen de o güneşi tüm dünyaya yansıtan aynasın.”
Sonra her ikisine de bakıp masadaki kahve fincanını kaldırır: “Şimdi atışmayı kesin; bir yanınızda Sakarya’nın barutu, diğer yanınızda Dumlupınar’ın zaferi varken, bu vatanın tek bir çakıl taşını bile tartışamazsınız. Hadi, işimize bakalım!”













