İstanbul’un sokakları hikâyelerle doludur. Her kaldırım taşı, her duvar, her gölge birine dair bir şeyler anlatır. Ama biz çoğu zaman bu hikâyeleri duymayız.
Koşuşturmacanın içinde kaybolur, birbirimize yabancılaşır, içimizde sakladıklarımızla baş başa kalırız. Oysa bazı duygular, paylaşılmak ister. İşte tam da bu yüzden, son zamanlarda sanatın yeni bir dili var: itiraf köşeleri.
Taksim’de dolaşırken bir sergiye giriyorsunuz. Duvarlarda, tabloların, heykellerin, renklerin arasında bir köşe var. İnsanlar burada, içlerinden geçenleri küçük kâğıtlara yazıp bırakmışlar. “Bunu kimseye söyleyemedim ama…” diye başlayan cümleler… Kayıplar, pişmanlıklar, özlemler, hayaller…
Bir kâğıtta şu yazıyor:
“O gün gitmeseydim, belki her şey farklı olurdu.”
Bir başkasında:
“Annemin gözlerindeki kırgınlığı asla unutamıyorum.”
Ve bir diğerinde:
“Ona seni seviyorum diyemedim, şimdi çok geç.”
Kim yazdı bunları? Bilmiyoruz. Ama okuduğumuzda sanki bir anlığına onların dünyasına giriyoruz. Çünkü aslında hepimiz, içimizde söyleyemediklerimizle yaşıyoruz.
Sanat, bazen bir tablo, bazen bir heykel, bazen de sadece bir cümledir. Ve belki de en büyük sanat, insanın kendi gerçeğini cesurca paylaşabilmesidir.
Bir gün yolunuz böyle bir sergiye düşerse, belki siz de oraya bir itiraf bırakmak istersiniz. Ya da sadece bir başkasının duygularında kendinizi bulursunuz. Çünkü bazı hikâyeler, yalnızca anlatan kişinin değil, hepimizin hikâyesidir.













