Merhaba canım okuyucular, ben Celal! Bildiğiniz gibi, havadan bakıldığında her şey bambaşka görünür. Hele ki Ankara gibi bir şehirde, benim gibi bir güvercinin gözünden…
Ah, Ankara! Gri tonlarıyla, bitmeyen trafiğiyle, ama her köşesinde bir simit kokusuyla kendine hayran bırakan bu şehir… Benim için Ankara, bol susamlı simit ve insanların o bitmek bilmeyen halleri demek.
Sabahın ilk ışıklarıyla uyanır, Anıtkabir’in heybetli siluetine selam çakarım ATA’Ya. Vay be, dersin, ne büyük bina ve Büyük Lider! Ama benim gözüm hemen aşağıdadır, çünkü bilirsin, günün ilk simitlerini kim kapacak? Kızılay Meydanı’nın o bitmek bilmeyen keşmekeşine doğru süzülürüm. Orası tam bir şölen! İnsanlar telaşla bir yerlere yetişmeye çalışır, kimisi elinde poğaçasıyla koşturur, kimisi telefonda hararetli hararetli konuşur. Ben de bu telaşın ortasında, sanki dünyanın en önemli işini yapıyormuş gibi, düşen kırıntıların peşine düşerim.
Ankaralı insanı ilginçtir. Yere düşen simit kırıntısını görmezden gelip üzerine basarak yürürken, aynı zamanda cebinden çıkardığı bir avuç yemle beni beslemeye bayılır. Hani derler ya, “Göründüğü gibi değil.” Tam da öyle işte! Bir yandan asık suratla trafikte korna çalarken, diğer yandan yaşlı bir teyzenin elinden su içip gagasını kuruladığını da gördüm ben. Sanırım bu, Ankara’nın kendine has bir “görünüşte sert, içten pamuk” hali.
Bir de şu AVM’ler meselesi var. Yahu arkadaş, bu kadar cam, bu kadar beton neyin nesi? Ben yukarıdan bakınca hepsi birbirine benziyor. İnsanlar saatlerce içerde ne yapıyor anlamam. Benim için en lüks AVM, Tunalı Hilmi Caddesi’ndeki bankların önü. Orada her zaman taze simit kırıntıları bulurum, hem de bol muhabbetli olur. İnsanlar gelip geçer, kimisi aşk acısı çeker, kimisi iş derdiyle boğuşur. Ben de aralarından süzülür, “Dert etme yeğenim, bir simit ye kendine gelirsin” der gibi bakar, sonra da kırıntılarımı alıp uçup giderim.
Ankara’nın o bitmek bilmeyen “açık havada çay içme” ritüeline de bayılırım. Özellikle soğuk havalarda, millet battaniyelere sarılmış, dumanı tüten çayları yudumluyor. Bazen şaşkınlıkla izlerim onları, “Bu soğukta nasıl oturuyorsunuz orada?” diye içimden geçiririm. Ama sonra bir bakarım, birisi ekmek uzatmış. İşte o an anlarım, Ankara’nın ruhu bu işte: Soğuk havada sıcak çay ve güvercin dostluğu!
Kış geldiğinde ise durum daha da komikleşir. Her yer bembeyaz, çatılar karla kaplı. İnsanlar montlarına sarılmış, burunları buz kesmiş. Ben de en yüksek çatılardan birine konar, bu kış manzaralı “insan dramalarını” izlerim. Kimisi karda kayar, kimisi düşer, kimisi de kar topu savaşı yapar. Hani bizim güvercinler arasında “Bu insanlar ne kadar komik ya!” diye bir şakamız vardır, tam da o anlara uyar.
Sonuç olarak, ben bir güvercinim ve Ankara benim yuvam. Biliyorum, havadan bakınca her şey biraz farklı görünüyor. Ama bu gri şehrin içinde, o kadar çok renkli hikaye var ki… Ve evet, bir Ankaralı güvercin olarak söyleyebilirim ki, dünyanın en iyi simitleri burada! Bir daha yere bakmayı unutmayın, belki size bir selam veririm!
Sizce Ankara’da yaşamak, bir güvercin için daha mı kolaydır, yoksa insanlar için mi?













