Değerli Okurlar, Hastane koridorları, toplumun görünmez hikâyelerini taşıyan sessiz alanlardır. Geçtiğimiz günlerde annemle birlikte hastaneye gitmiştik.
Sıra beklerken karşılaştığımız bir kadın ve yanında duran otuzlu yaşlardaki ikiz oğulları, aile içinde giderek daha sık rastladığımız bir ilişki biçiminin çarpıcı bir örneğini gösteriyordu.
İkizlerden biri hastaydı. Karaciğerinde uzun süre hazır gıdayla beslenmesine bağlı bir sorun gelişmişti. Genç adam hem tedaviyle uğraşıyor hem de iyileştikten sonra kendi ayakları üzerinde durma isteğini saklamıyordu. Almanya’ya gidip çalışmak istediklerini söylediler. Ancak anneleri buna izin vermediğini, onları göndermeye kıyamadığını ifade etti. Asıl düğüm de burada görünür hâle geliyordu; “fazla korumacılık”.
Sosyolojide “bağımlılık döngüsü” olarak tanımlanan bir yapı vardır. Birey yetişkinliğe erişse bile aile içindeki roller sabitlenir; anne korur, çocuklar korunur. Zamana rağmen roller değişmez. Bu durum ekonomik koşullardan çok daha fazlasıyla ilgilidir; kültürel alışkanlıklar, duygusal bağımlılıklar ve ebeveynliğin fazla idealize edilmesi de bu yapıyı besler.
Türkiye’de çalışma hayatı geniş ve çeşitlidir; pek çok genç kendi emeğiyle iyi bir düzen kurabilmektedir. Sorun ülkenin kendisinden çok, bazı ailelerde görülen aşırı bağlayıcı ilişkilerde ortaya çıkıyor. Gençler çalışabilecek durumda olsalar bile, ebeveynlerin kontrolü kaybetme korkusu veya “onsuz yapamazlar” düşüncesi nedeniyle kendi yollarına çıkmakta gecikebiliyorlar. Bu durum çoğu zaman fark edilmeden bir duygusal bağımlılık örüntüsü oluşturuyor.
Annenin yüzünde hem sevginin ağırlığı hem de iki yetişkin evladı bağımsızlaştığında yalnız kalma kaygısı okunuyordu. Oğulların gözlerinde ise özgürleşme isteği ile annelerini incitme endişesi aynı anda duruyordu. Bu sahne, yalnızca bir aileye değil; günümüzde birçok hanede sessizce yaşanan bir gerilime işaret ediyordu.
Bu tablo bize bazı sorular yöneltiyor: Yetişkin bireyler kendi hayatlarını kurmak isterken aile bağları neden bazen bir engel hâline gelebiliyor? Ebeveynler çocuklarının bağımsızlığını neden kayıp gibi hissedebiliyor?
Aile kurumu “duygusal güven” ile “bireysel özgürlük” arasında nasıl bir denge kurabilir?
Tüm bunları düşünürken, hikâye derinleşiyor ama ben o derinliğe girmek istemiyordum. Dinlemeye gücüm de kalmamıştı. Sonuçta bu bana ait bir hikâye değildi; yalnızca toplumun bize zaman zaman gösterdiği küçük bir fotoğraftı. O fotoğraf, koridorun soğuk ışığında bana şunu hatırlattı; aile içindeki görünmeyen yükler bazen en sessiz anlarda, en yüksek sesle konuşur.
Hastane koridorunda karşılaştığım o kısa an, bir kez daha gösterdi ki toplum bazen en sıradan mekânlarda kendini anlatır. Yeter ki bakmayı, duymayı ve anlamayı bilelim. Bu da demek oluyor ki sosyoloji her yerde….













