Muğla’yı sadece haritadaki yerine bakıp sahil şeridinden, denizinden ve kumundan ibaret sananlar, bu memleketin asıl ruhunu ıskalıyor demektir.
Bizim memleketimiz, öyle süslü kurumsal raporların, soğuk turizm broşürlerinin anlattığı cinsten bir yer değildir. Muğla, bu toprakların has kültür başkentidir ama bu ünvanı tabelalardan değil; Karabağlar Yaylası’nın buz gibi esen serinliğinden, Saburhane’nin o devasa çınarlar altındaki kahve sohbetlerinden alır. Atılan her adımda, gökyüzüne doğru yükselen o meşhur Muğla bacalarından tüten odun kokusunda, köklü bir geçmişin sıcacık nefesi saklıdır.Ben, yıllardır bu kadim toprakların işte o görünmez kalbine, insan sıcaklığına odaklanıyorum. İlçe ilçe, köy köy gezerek, eski topraklardan done toplarken aslında kuru bir tarihi değil, bir memleket davasının emanetini omuzlamaya çalışıyorum. Bu yol, kendi kendimize bulduğumuz bir yol da değil üstelik. Bu topraklara, bu memleketin yazılmamış hikayelerine ömrünü adayan Ünal Türkeş gibi büyüklerimizin açtığı, o sevdalısı olduğumuz bir usta-çırak yoludur. Biz o tezgahta yetiştik. Onun açtığı o şerefli izden yürümek, omuzlarımızda bir yük değil, kalbimizde bu davanın sancağını taşımaktır. O meşale elden ele geçtikçe yolumuz da tarihimiz de aydınlık kalacak.İşte bu yüzden, geçenlerde Datça’nın o buram buram tarih kokan sokaklarını bağrında taşıyan Yusuf Ziya Özalp ağabeyle buluşmamız, iki resmi figürün kuru bir sohbeti değildi. O buluşma; bir memleket davasının diz dize, göz göze gelmesiydi. Bir ustanın, çırağının omzuna dokunup “Yürü evlat, arkandayım” demesiydi. Sağ olsun, var olsun; o kadar içten, o kadar naif konuştu ki kelamıyla kalbimi ferahlattı. Onun gibi ömrünü bu kültürü yaşatmaya adamış bir deryadan, bir usta ağabeyden o takdiri duymak, yola devam etmek için aldığım en büyük “eyvallah” oldu. O “eyvallah”ı cebime koydum; şimdi bu çetin ama onurlu yolda daha gür adımlarla yürüyorum.Muğla, kapısı her daim açık tutulan bir yayla evi gibidir; derin bir bilgedir ama bilgeliğini kibirle değil, bir dost gülümsemesiyle sunar. Bize düşen de bu güzel bilgenin, ustalarımızın fısıldadığı o samimi hikayeleri duymak, kaydetmek ve bizden sonraki çıraklara eksiksiz devretmektir. Kuva-yi Milliye ruhundan gelen o dik duruşla, bacası tüten her evde o görünmez kültürün sıcaklığını aramaya ve yazmaya, heyecanımızı hiç kaybetmeden devam edeceğiz.












