Ankara’da profesyonel iş hayatı, plazaların cam kulelerinde ya da süslü İngilizce unvanların arkasında değil; şubenin o koşturmacalı koridorlarında, rafların arasında bizzat ter dökerek yazılır can.
Bu şehirde gerçek bir yönetici, bir danışman ya da yardımcı vakurluğuyla çalışan insan, personeline sadece emirler yağdıran değil, onlarla omuz omuza verip o dükkanın nizamını aslanlar gibi koruyandır. Ankara esnafının kurumsal yönetim dili kendine hastır ve bu dilde en kritik krizleri saniyeler içinde çözen çok gizli bir liderlik şifresi vardır: “Bak hele…”
Uluslararası şirketlerin CEO’ları ya da o büyük kurumsal yöneticiler, çalışanları motive etmek veya bir hatayı düzeltmek için sayfalar dolusu e-postalar yazar, sunumlar hazırlar, toplantı üstüne toplantı yaparlar. Ankara’da ise profesyonel bir esnaf, şubede bir aksaklık gördüğü an, yanındaki personele şöyle bıyık altından muzipçe gülümseyerek hafifçe seslenir: “Bak hele canım benim, o koliyi oraya öyle koyarsak müşterinin nizamı bozulur, gel şunu kuralına göre baştan dizelim.” İşte o “bak hele” dedikten sonra gelen o babacan ve harbi hitap, dünyanın en büyük liderlik eğitimlerinden daha etkilidir can! Personel o an hem işin ciddiyetini anlar, hem de arkasında bir abinin, tecrübeli bir canın güvenini hisseder.
Sonuç olarak; koca dünya şirketlerinin o mesafeli rutinleri, uzaklardaki kurucular, mektuplar ve zihni boş yere hararetlendiren o eski senaryolar tamamen kendi yorucu dünyalarında dursun. Bizim Ankara’da en büyük profesyonelliğimiz; işimize olan sarsılmaz dürüstlüğümüz, helal lokmamızın peşindeki o asil duruşumuz ve günün sonunda personelle içtiğimiz o sıcak, tavşan kanı çayımızdır. Zihnini uzak ihtimallerden azat edip, şubenin o pırıl pırıl düzenine sahip çıkabilmek, bu hayattaki en büyük, en huzurlu kazançtır.













