Ankara’da akşam saatleri devrilip de Kızılay’ın ışıkları birer birer yanmaya başladığında, Sakarya Caddesi kendine has o büyülü ve hareketli atmosferine bürünür.
Çiçekçilerin önünden geçerken yükselen mis gibi kokular, seyyar satıcıların tezgâhlarından yükselen buhar ve ortamı kaplayan tatlı bir insan uğultusu…
Sakarya’da yürürken acıktığını hissettiğin an, ayakların seni otomatik olarak o meşhur balık-ekmekçilerin veya kokoreççilerin önüne sürükler. Izgaradan yükselen o cızır cızır sesler ve duman, insanın iştahını kabartmaya yeter de artar bile. Tezgâhın başındaki ustaya seslenirsin: “Usta, bize oradan bir yarım ekmek, bol soğanlı, rokayı da esirgeme!”
Usta ekmeği maşayla öyle bir tutar, balığı arasına öyle bir yerleştirir ki, sanırsın bir sanat eseri monte ediyor. Ekmeği eline alıp kaldırım kenarındaki veya yüksek taburelerdeki yerine oturduğunda, Ankara’nın tüm yorgunluğu bir anda silinir gider. Yanından geçen sokak müzisyenlerinin çaldığı bir bağlama veya klarnet sesi muhabbete fon müziği olur.
Sakarya Caddesi, Ankara’nın her kesiminden insanı aynı masada, aynı lezzette buluşturan devasa bir sofradır. Burada unvanlar, kartvizitler, kravatlar sökmez; burada geçerli olan tek şey samimiyet ve o lezzetli anın tadını çıkarmaktır.












