Şimdi eğri oturup doğru konuşalım; dünya üzerinde pek çok soğuk şehir vardır ama hiçbiri Ankara’nın o meşhur, kemik sızlatan, ciğer söken ayazıyla boy ölçüşemez. Ankara’nın kışı öyle yağmurla, süslü kar taneleriyle tatlı tatlı gelmez. Bir gün bir bakarsın, Kuğulu Park’ın kuğuları bile büzüşmüş, rüzgâr Dikmen Yokuşu’ndan aşağı bir vurmuş, Beşevler üzerinden dolanıp tam Kızılay’ın ortasında seni yakalamış.
Termometreye bakarsın, hava sıcaklığı -2 derece gösterir. Ama Ankaralının hissettiği sıcaklık net olarak şudur: “Ben niye bu şehirde yaşıyorum ki, nerden geldim bu ayaza?” İşte bu hava, Ankaralının gardırobunu ve sokak modasını baştan aşağı değiştirir. Sokaklar bir anda devasa bir “puffer mont”, yani halk arasındaki adıyla “gocuk” ve ağır kışlık bot fuarına dönüşür.
Kat kat giyinip kafasına ponponlu bereyi, burnuna kadar da atkıyı çeken vatandaş, sokakta yürürken adeta bir robota bağlar. Kafayı sağa sola çevirmek bile ekstra efor gerektirir. Otobüs duraklarındaki manzara ise tam bir seyir zevkidir. EGO otobüsünü beklerken donmamak için ayağını yere vura vura ritim tutan onca insan, farkında olmadan senfonik bir orkestraya dönüşür. Biri sağ ayağını vurur, diğeri sol; ortaya çıkan o “pat pat” sesleri şehrin kış marşı gibidir.
Ama işin güzel yanı ne biliyor musunuz? Bizim ayazımız ne kadar sert ve acımasızsa, insanımızın muhabbeti ve içtenliği de bir o kadar sıcaktır. O dondurucu soğukta, otobüs durağında yanındaki tanımadığın bir adamın sana dönüp “La valla donduk ha, EGO da nerede kaldı?” demesi ve arkasından paylaşılan o sıcak gülümseme, adamın içini kalorifer peteğinden daha hızlı ısıtır. Biz kışı sert yaşarız ama gönlümüzü her daim sıcak tutarız.













