Günün bütün yorgunluğunu, iş koşturmacasını, stresini ve evrak işlerini bir kenara bıraktın mı, bu şehirde yapabileceğin en kral, en ruhu dinlendirici hareket bellidir. Kızılay’dan ya da köşedeki simitçiden taze bir Ankara simidi alacaksın. Ama öyle sıradan değil; bol susamlı, pekmezi iyi yedirilmiş, simsiyah ve gıcır gıcır çıtırdayanından olacak.
Arkasından geçeceksin bir parka ya da yavaş adımlarla Tunalı Hilmi Caddesi’ne doğru sallanacaksın. Şehrin o yoğun göbeğinde, kalabalığın ve binaların ortasında elinde bir simit ve ince belli bardakta sıcak bir çayla bir banka oturmak, inan bana dünyanın en lüks restoranında yemek yemekten bin kat daha keyiflidir.
Yanından geçen çimlerde koşturan çocuklar, köpeğini gezdiren neşeli insanlar, bankta derin memleket sohbetlerine dalmış yaşlı dayılar… Herkes kendi dünyasındadır ama hepsi aynı havanın, aynı şehrin birer parçasıdır.
Dışarıdan bakanlar Ankara için “Gri şehir, bürokrasi şehri, sadece binalar var” derler ya; sen onlara hiç kulak asma can. Ankara’nın rengi binalarda değil, insanının yüzündeki o samimi tebessümdedir. Ankara’nın rengi o taze simidin kokusundadır, bir çay ocağında edilen içten muhabbettedir ve dostla göz göze gelip söylenen o sıcacık “Nasılsın can, iyi misin?” sorusundadır.
Nasıl oldu? Bu sefer hem detaylı, hem okuması keyifli, tam gazetelerin pazar ekinde veya prestijli bir blokta yayınlanacak kıvamda oldu mu?












