Bu ülkede bazı insanlar hayata 3-0 önde başlar. Soyadları tanınır, çevreleri hazırdır, aile albümleri üniversite diplomalarından önce gelir. Onlar için yol bellidir: Okul, yurt dışı, yayın, kürsü, ekran…Peki ya biz? Biz hayata 3-0 yenik başlarız.
İlk yenilgiyi ilkokul sırasındaki beslenme çantamızda tadarız. İkinci yenilgi ders kitaplarımızın arasında durur: Kullanılmış, üstü karalanmış, altı çizili. Üçüncüsü ise hayat boyu taşınacak olan o görünmez etiket: “Sen kimsin?” Ben tarih okudum. Okudum ama önüme sunulmadı hiçbir şey. Kütüphanelerin loşluğunda, arşiv tozunun altında tek tek kazıdım geçmişi. Babam bir profesör değildi. Annem beni Fransız okullarına göndermedi. Ama bana Atatürk’ün “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” ifadesini miras bırakan bir cumhuriyetçi bilinç verdiler. O bana yeter dedim. Yetmedi. Çünkü sen eğer bir yere ait değilsen, kimsenin adamı değilsen, senden hep kuşku duyulur. Atatürkçüysen, ama bunu rozetle değil, yaşam tarzınla yapıyorsan…Bağımsızsan, ama herkesin çıkarına dokunuyorsan…Kimsenin ağzıyla konuşmuyorsan, herkesin hedefi haline gelirsin.
Uğur Mumcu’yu düşün. Sustu mu? Susmadı. Bedel mi ödedi? En büyüğünü. Nihat Genç’i düşün. Yalnız mı? Evet. Ama sesi hâlâ kulaklarımızda. Beni neden hazmedemiyorlar biliyor musunuz? Çünkü kimsenin ağzının içine bakmıyorum. Çünkü ben tarih yazarken kimseyi memnun etmeye çalışmıyorum. Çünkü ben, “herkesin sustuğu yerde konuşan” adamlardanım. Ve çünkü bu coğrafyada dürüstlük en pahalı yalnızlıktır. Evet, biz bu maça 3-0 yenik başladık. Ama bizde bir şey var: Direniş. Bugün ekranlara çıkmasak da, kitaplarımız manşet olmasa da, büyük salonlara çağrılmasak da…Biz yazıyoruz. Çünkü biz bu halkın unutulmuş hafızasıyız. Çünkü biz susarsak, tarih susar. Ve tarih sustuğunda, yalan konuşur. Kim olduğumuzu unutmasınlar: Biz, bu toprakların hem çocuğu hem de vicdanıyız. Yenik başladık, ama boyun eğmedik.













