Haberton.com’un bugünkü röportaj konuğu, müziğe çocukluk yıllarından beri tutkuyla bağlı olan başarılı sanatçı Nilgün Varol. Trakya ezgilerinden Türk Sanat Müziği’ne uzanan yolculuğunu, kendi bestelerini ve yeni şarkısı “Gün Geçer”in hikâyesini konuştuk.
Müzik kariyeriniz nasıl başladı?
Ben bir Trakyalıyım ve Trakya’da doğmaktan her zaman gurur duyan biriyim. Müzikle, sanatla ilgili tüm enerjimin de bu toprakların o meşhur 9/8’lik ritminden kaynaklandığını düşünüyorum. Çocukluğumda köyde, tarlada, kasabada her fırsatta müzik, dans ve tiyatroyla iç içeydim; tabiri caizse sanatın her alanında “tüm tuşlara bastım.” Ancak profesyonel anlamda kırılma noktam, 17 yaşımda İstanbul’a gelişim ve ardından Üsküdar Musiki Cemiyeti’nde aldığım 3 yıllık Türk Sanat Müziği eğitimi oldu. Hayat mücadelesi içinde bir dönem İSMMMO Dostlar Korosu ile türküler söyleyerek kendi tarzımı ve tavrımı yeniden keşfettim. Bu köklü eğitimler ve sahne deneyimleri, beni bugünkü profesyonel müzik kariyerime taşıyan en güçlü temeller oldu.
Müzik sizin için bir çocukluk hayali miydi? Yoksa gençlikte evrildiğiniz bir alan mı?
Kesinlikle çocukluktan gelen, ruhuma işleyen bir hayaldi. En büyük tutkum her zaman Türk Sanat Müziği’nin o inanılmaz güzel eserleri oldu. Hatta ilkokulda topluluk önünde söylediğim ilk şarkı Bülent Ersoy’dan “Biz Ayrılamayız”dı. Lisedeyken de ilk bestem olan “Geceler”i yapmıştım ve tüm okul tarafından sevilmişti. Tabii hayat her zaman sadece hayallerle ilerlemiyor; bir yandan da kendi ayaklarınızın üzerinde durma mücadelesi veriyorsunuz. Gençlik yıllarım meslek sahibi olma telaşıyla geçti, meslektaşlarımın ne demek istediğimi çok iyi anlayacağı o zorlu süreci tek avazda geçerek Serbest Muhasebeci Mali Müşavir oldum. Bugün de yabancı, saygın bir kurumda mesleki kariyerime devam ediyorum. Müzik benim için sonradan evrilen bir alan değil; hayatın tüm zorluklarına karşı her düştüğümde tutunduğum, içimdeki o çocuğu her daim canlı tutan asıl yuvamdı.

Yorum açısından zaten donanımlı bir insansınız. Üretim konusunda da çalışma yapıyor musunuz? Kendinize ait besteler var mı?
“Bu güzel ve onore edici tespitle sanatıma değer verdiğiniz için öncelikle çok teşekkür ederim. Benim için daha iyisini yapmak adına harika bir kamçı etkisi yaratıyor. Üretim konusuna gelecek olursak; benim hayatımda üretim, en büyük dönüm noktalarıyla şekillendi. Erkek kılığında roman havası oynadığım “Salih Abi” performansımla! Mesleki camiada sesimden ziyade bir anda “Salih Abi” karakteriyle bayan hayranlarım arttı 😊 Sonrasında bizzat yazıp sahnelediğim Trakya parodisi “Kalaycı” geldi. Bir kadının dönüm noktası erkek kılığında bir roman dansı olabilir mi? Benim oldu. Amatör de olsa o çocuk içimde yeniden doğdu ve cesaretini topladı. Derken müzik daha gür bir sesle devreye girmeye başladı. Annemin ve hocalarımın desteği ile gün yüzüne çıkmamış olan bir Trakya ağıdı olan “Harmanlıkta Vurdular” türküsünü derleyerek seslendirdik ve TRT repertuvarına alınması için başvuruda bulunduk.
“Neden kendi bestelerimi yapmıyorum?” dediğim noktada ise meğer üretim için insanın hayatın getirdiği yeni bitişleri, acıları sözlere dökebilmesi gerekiyormuş. Her zorluğa bir deneyim ve fırsat gözüyle bakmayı öğrendim. Hatta bizzat kendi yazdığım ve hayat felsefem haline gelen bir sözüm vardır: “Belki de bahçendeki ayrık otları, kendini ekmek için bir fırsattır.” İşte bu enerjiyle birlikte şu an beste arşivim oldukça zenginleşti. Farklı tarzlarda birçok yeni eserim ortaya çıkmak için yoğuruluyor. Hatta enstrüman bazında darbukaya başladım ama gelecekte kesinlikle çalmak istediğim asıl saz kanundur.”
Yeni çıkan, kliplendirdiğiniz parçadan bahseder misiniz? Nasıl bir süreç oldu?
Yeni şarkım “Gün Geçer”in sözü ve bestesi tamamen bana ait. Benim için olgunluk dönemimin ilk göz ağrısı diyebilirim. Bu süreçte en büyük sırrın “doğru insanlarla karşılaşmak” olduğunu anladım. Şan dersi hocam Alper Yılmaz’ın büyük desteği ve aranjörüm, aynı zamanda hemşerim olan Kutal Gürkan’ın güzel dokunuşları ile harika bir ekip olduk. Şarkının mutfağında hakkını teslim etmem gereken çok değerli üstatlar var; Rubato’dan bildiğimiz değerli üstat Göksun Çavdar’ın klarnetini konuşturması ve burada tek tek isimlerini sayamadığım, her biri birbirinden değerli enstrümancı üstatların dokunuşları, hayal ettiğim o eseri tam anlamıyla ortaya çıkardı. Ortaya dinleyicinin ruhuna dokunacak, şu dönemde ihtiyaç duyulan organik bir iş çıktı.

Gelecekte müzik kariyeri bakımından hedeflediğiniz yer neresi?
Ben her insanın bu dünyaya özel bir meziyetle geldiğine inanırım. Müzikal olarak kendimi tek bir türe sıkıştırmayı asla istemiyorum; çünkü tarzımı seçmek benim için zor, hamurumda ne varsa o çıkıyor. Gelecekteki en büyük hedefim; 90’lardaki o samimi pop ruhunu, TRT’deki sanat müziğinin o asil sadeliğini, türkülerdeki yaşanmışlığı ve genç ruhların isyankârlığını harmanlayan, zamansız eserler bırakabilmek. Dinleyicinin kalbinde yer eden, dinledikçe onlara kendi hayat yolculuklarını hatırlatan sahici bir imza bırakmak istiyorum.
Şu dönem en çok tartışılan yapay zekâ ile ilgili soru eklemek isterseniz?
Yapay zekâ kusursuz bir ritim yazabilir, matematiksel olarak hatasız bir melodi çıkarabilir. Ama aslında yaptığı şey; bizim ürettiklerimizi, bizim kültürümüzü toplayıp harmanlamak. Yani tabiri caizse bizden alıp yine bize satıyor! (Gülüyor.) Ama işin içine ruhu, yaşanmışlığı ve o sahici duyguyu koyamıyor. Yapay zekâ bir insan ruhuna sahip olamadığı sürece benim için yalnızca bir araçtır. İşin aslı, beslenebilmek için hâlâ bizlere muhtaç.













