CHP Emek Büroları Genel Koordinatörü, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Politikalarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Gamze Taşcıer, Lozan antlaşmasının 102. Yıldönümü nedeniyle bir basın açıklaması yaptı.
CHP Emek Büroları Genel Koordinatörü, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Politikalarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Gamze Taşcıer basın toplantısında şöyle konuştu;
“Değerli Basın mensupları,
Bugün, Tam Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu belgesi ve tapu senedi olan Lozan antlaşmasının 102. Yıldönümü. Başta Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere İsmet İnönü ve tüm Milli Mücadele kahramanlarımızı sevgi, saygı ve minnetle anıyorum.
Bugün yine aynı zamanda, 24 Temmuz Basın Özgürlüğü İçin Mücadele Günü. Maalesef ülkemiz Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde 180 ülke içinde 159. sırada. Her gün televizyon ekranlarının karartıldığı, gazetecilerin hapse atıldığı, gazeteciliğin adeta suç sayıldığı böylesi olağanüstü bir süreçte; bütün baskılara rağmen kalemini halktan yana tutan gerçeğin izini sürmekten vazgeçmeyen tüm basın emekçilerinin bu günü bayram havasında kutlayacağı bir Türkiye diliyorum.
Ne yazık ki, dün akşam Eskişehir’in Seyitgazi ilçesinden çok acı haberler aldık.
5’i orman işçisi, 5’i AKUT gönüllüsü olmak üzere 10 emekçimizi yangınla mücadelede kaybettik. Ülkemizin başı sağ olsun. Hepimizin yüreği yanıyor.
Sözün tükendiği bir yerdeyiz. Her yangın mevsiminde aynı acı yaşanıyor. Aynı eksiklikler, aynı hazırlıksızlık, aynı ihmaller… Ve sonunda yine can kayıpları, yine tarifsiz yas…
Orman işçileri, en ön safta, büyük bir fedakârlıkla yangınlara müdahale ediyor. Ancak bu mücadele, uzun süredir eksik personelle, sınırlı ekipmanla ve sefalet koşullarında yürütülüyor.
Gönüllüler de aynı cesaret ve kararlılıkla koşuyor alevlerin içine. Onların cesaretiyle övünen, ama hayatta kalmaları için gereken önlemleri almakta aynı hassasiyeti göstermeyen bir iktidar var.
Bu nedenle meselenin özü ne yalnızca uçak eksikliğidir, ne de personel sayısıdır.
Asıl sorun, tek adam rejiminin doğaya, emeğe ve insana yaklaşımındaki eksikliktir. İktidarın bu sakat ve çarpık anlayışı değişmeden, alınacak hiçbir teknik tedbir, kurulacak hiçbir komisyon, yapılacak hiçbir araştırma ve soruşturma yeterli olmayacaktır.
Çünkü bugün yürütme Erdoğan’da birleşmiştir. Yasama Erdoğan’ın talimatıyla hareket etmektedir. Yargı Erdoğan’ın gönlüne göre karar vermektedir.
Kısacası yetkiyi tek elde toplayan bir sistemde devlet aklının devreye girmesini, etkili araştırma yapılmasını ve önleyici tedbirler alınmasını beklemek saflıktır. Vakit kaybıdır.
Ölenlerin öldüğüyle kalmaması için öncelikle bu düzenin değişmesi gerekmektedir.
***
Bakın yalnızca emeğe ve emekçiye değil, emeğin temsil ettiği her şeye düşman olan bir tek adam rejimiyle karşı karşıya bulunduğumuzu açıkça söylemek zorundayız.
Emeği maliyet kalemi olarak gören, emekçiyi itaat etmesi gereken bir üretim nesnesi olarak konumlandıran, böylece alın terini değersizleştiren bu rejimin gittiği yolun sonu bellidir.
Bugün emeği değersizleştirerek, otoriter rejimi tahkim etmeye çalışan bir rejim var.
Emeğin değersizleştirildiği her yerde, demokrasi nefessiz kalır.
Çünkü emek bir üretim gücü olduğu kadar aynı zamanda eşitlik, dayanışma ve halk egemenliği fikrinin de taşıyıcısıdır.
Bu yüzden otoriter rejimler, ilk olarak emeği susturur, sendikaları etkisizleştirir, grev hakkını askıya alır.
Çünkü bilirler ki emeğin örgütlü hali, iktidarın sınıfsal çıkarlarını sorgulatır; adaletsizliği ifşa eder, sömürü düzeninin çarklarına çomak sokar.
Dolayısıyla emek alanında yaşanan hak gaspları, otoriter tek adam rejimin en görünür yüzlerinden biridir.
Siyasal otorite ile yandaş sermaye arasındaki ittifak, emeği baskı altına alarak hem ekonomik sömürüyü kalıcılaştırmakta hem de demokratik alanı daraltmaktadır.
Emek mücadelesi tam da bu nedenle ücret mücadelesi olmanın ötesine geçmiş; demokrasi, eşitlik ve özgürlük mücadelesine evrilmiştir.
Mersin Akkuyu’da şahit olduğumuz manzara ortadadır.
Nükleer santral inşaatında çalışan ve maaşlarını alamadıkları için hak arayan işçiler, güvenlik güçleri eşliğinde şantiyeden dışarı atılmış, haklı taleplerine sopa ve copla karşılık verilmiştir.
Bu rejim ne emeği yaşatmakta ne de emeğe saygı göstermektedir. Emeğin değersizleştirildiği bir düzende, insan hayatı da değersizleşmektedir.
Bu yüzden bugün emek mücadelesi aynı zamanda bir insanlık onuru mücadelesidir.
***
Tam da bu nedenle, Kamu Çerçeve Protokolü süreci emeğin onuruna, hakkına ve geleceğine sahip çıkma sınavıdır.
Ancak ne yazık ki süreç, iktidarın işçiyi muhatap almayan, müzakereyi göstermelik kılan, dayatmayı yöntem bellemiş yaklaşımıyla gölgelenmektedir.
Masadaki tekliflerin değil, masaya hakim olan iktidar zihniyetinin sorgulanması gereken bir dönemden geçiyoruz.
Kamu Çerçeve Protokolü görüşmeleri, 26 Şubat 2025’ten bu yana sürüyor.
Bakın 6 aydır; müzakerenin yerini temennilerin, sosyal diyaloğun yerini monoloğun, toplu sözleşmenin yerini tahakkümün aldığı bir ortaoyunu izliyoruz.
Nitekim 6 ayın sonunda geçtiğimiz Kamu İşveren tarafının üçüncü teklifi geçtiğimiz hafta Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan tarafından kamuoyuna duyurulmuştu.
İmzalar atılıyor, kamu işçilerinin bir yıla yaklaşan mağduriyeti çözüme kavuşuyor derken bir anda Hükümet kamuoyuna ilan ettiği zam teklifini geri çektiğini sendikalara bildirdi.
Tarihte eşi benzeri olmayan bir süreçten geçiyoruz. Devlet ciddiyeti ile bağdaşmaz diyeceğiz ama ortada devlet yok.
Karşımızdaki tablo, tek adam rejiminin bir yönetim modelinin, siyasal zihniyetin ve rejim karakterinin teşhiri olarak değerlendirilmelidir.
Henüz mürekkebi kurumamış, milyonlarca işçinin sofrasında umut olarak yankılanan bir teklifin masadan çekilmesi ne hukuka, ne ahlaka, ne de toplu pazarlık ilkelerine sığar.
Bu süreç, Yetkili bakanlığın, yani Çalışma ve Sosyal Güvelik Bakanlığı’nın irade gösteremeyen bir aracıya dönüştüğünü tescillemiştir.
Değerli Basın mensupları,
Yapılan açıklamaya bakarsak geri çekme talebi Kamu İşvereninden gelmiş.
Bugün “kamu işveren tarafı” diyerek yapılan kelime oyunuyla sorumluluk dağılmaya, muhatap belirsizleştirilmeye çalışılıyor. Oysa bu masanın gerçek patronu bellidir: siyasi iktidardır.
Kamu işveren heyetinin başında Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı vardır. Masanın arkasında ise nihai karar merci olarak Cumhurbaşkanı ve onun ekonomi politikalarını yürüten Hazine ve Maliye Bakanı bulunur.
Toplu sözleşme masasındaki tüm tekliflerin arkasında siyasi karar vardır. TÜHİS sadece teknik bir temsilcidir. Ne yetki onlardadır ne de irade.
Dolayısıyla burada “kamu işvereni” demek, siyasi sorumluluğu perdelemek anlamına gelir.
Oysa biz bu perdenin arkasını görüyoruz:
Kamu işvereni, halkın vergilerini yöneten siyasi iktidarın kendisidir. Ve sorumluluk da doğrudan iktidarındır.
Kimse kusura bakmasın! Toplu sözleşmeler çocuk oyuncağı değildir. Bu masa; hükümetin bir kanadının diğer kanadına operasyon çekeceği oyun sahası değildir.
Kamuoyuna açıklanan bir teklifi bugün geri alanlar, yarın kazanılmış hakları da ortadan kaldırma gücünü kendilerinde bulurlar.
Kamuoyuna ilan edilen teklifi geri çekmek demek, güveni yıkmak, süreci sabote etmek, krizi büyütmek demektir.
19 Mart Sivil Darbe Girişiminin cesaret aldığı, beslendiği irade tam olarak bu anlayışta kendini belli etmektedir.
Tek Adam Rejiminin yeni senaryosunun ilk perdesiyle karşı karşıyayız. Bugün yakın dönem siyasi tarihimize yüz karası olarak geçecek EKOPOLİTİK bir KUMPASLA karşı karşıyayız.
Örgütsüz toplu sözleşme, düşük ücretli istihdam, baskılanmış ücret artışı hedefleniyor.
İktidar, işçiyi düşük ücret sarmalına hapsetmek istiyor. Bütçe açığının faturasını kamu emekçisine kesmek istiyor.
Bu plana göre işçi azla yetinecek, yoksulluk normalleşecek, sendikal haklar törpülenecek.
Bakın önümüzdeki günlerde yaklaşık 4 milyon memuru ve yaklaşık 3 milyon memur emeklisini yani 7 milyon kişiyi doğrudan ilgilendiren 8. Dönem Toplu Sözleşme görüşmeleri başlayacak.
Hükümetin kamu işçisine yaptığı düşük zam teklifi, memurlara verilecek teklifin de çıtasını aşağı çekecek.
Dolayısıyla iktidar cephesi için “kazan-kazan” süreciyle, emek cephesi içinse “sefalet”le sonuçlanacak zincirleme bir strateji ile karşı karşıyayız.
Kamu işçisinin ücreti düşük tutulacak, ardından “emsal oluşturdu” denilerek memura da sefalet dayatılacak.
Bu yolla bütçenin yükü yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya devredilecek; kamu personelinin tamamı düşük ücret politikalarına mahkûm edilecek.
Yani dün geri çekilen teklif, çalışanların tamamını hedef alan bir ücret rejiminin ön hazırlığıdır.
Burada temel bir soruyu da sormak gerekir:
Madem hükümetin hedefi enflasyonu düşürmek, o zaman neden “gerçekleşen enflasyon oranı kadar zam” teklifinden bir anda rahatsızlık duyuldu?
Eğer gerçekten hedef enflasyonu düşürmekse, neden gerçekleşen enflasyon oranında zam teklifine karşı çıkılıyor?
Bu sorunun tek bir cevabı var: Gerçekleşen enflasyonun bile kamu çalışanlarının alım gücünü koruyamayacak kadar yüksek olduğu gerçeği, iktidarın bütün propaganda duvarlarını yıkıyor.
Gerçekleşen enflasyon oranı, TÜİK eliyle düşük gösterilmesine rağmen, hükümet buna razı gelmiyor. Çünkü bu oranlar dahi yoksulluğun ne kadar derinleştiğini, ücretlerin ne kadar eridiğini açıkça ortaya koyuyor.
Üstelik memurlara ve kamu işçilerine yapılacak her artış, emekli maaşlarını, sosyal yardımları, kıdem tazminatlarını da etkileyeceği için hükümet, “asgari düzeyde bile olsa” bu artışlardan kaçınmak istiyor.
Yani mesele yalnızca bir bütçe hesabı değil, toplumsal eşitsizliği kurumsallaştırma meselesidir.
Enflasyonu 2027’de tek haneye düşüreceğini iddia eden ama Kamu Çerçeve Protokolüne itiraz ederek kendi iddiasını bile sahiplenemeyen Hazine ve Maliye Bakanı’nın demokratik ülkelerde istifa etmesi gerekir.
Çünkü artık görülmüştür ki, iktidarın enflasyonu düşürme vaadi iflas etmiştir.
Dolayısıyla açıkça ifade ediyoruz; Bugün burada dile getirdiğimiz mesele, doğrudan rejimin yapısına, devletin işleyişine ve toplumun geleceğine temas eden bir meseledir.
Emek meselesi, ekonomik refahın bölüşümünü ve siyasal iktidarın meşruiyetini belirleyen asli eksenlerden biridir.
Karşımızdaki tablo, bir yönetim krizinin ötesine geçmiştir.
Sosyal devletin tasfiyesine dayanan bu rejim, emeği değersizleştirmekle kalmamakta; yurttaşlık haklarını budamakta, demokratik denetim mekanizmalarını devre dışı bırakmakta, hukuku araçsallaştırmakta, liyakati ortadan kaldırmakta ve yoksulluğu kalıcılaştırmaktadır.
Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz, bu anlayışa karşı halkçı, kamucu, toplumsal adaleti esas alan yeniden sosyal devlet vizyonunu savunuyoruz.
Emeğin haklarını korumayı, sendikal örgütlenmeyi güçlendirmeyi, sosyal güvenceyi lütuf değil hak olarak tanımayı, işsizliği yapısal bir sorun olarak ele alan bütünlüklü bir emek politikası kurmayı hedefliyoruz.
Çünkü sosyal devlet, yalnızca yardımlarla ayakta duran bir yapı değildir. Bu devlet biçimi, zenginliğin adil paylaşımını mümkün kılar; emeğin toplumsal değerini tanır; vatandaşlık haklarını güçlendirir; halkın siyasette özneleşmesini sağlar.
Bu rejimi inşa etmek bizim tarihsel sorumluluğumuzdur.
Orman işçileri alevlerin içinde, Akkuyu’daki işçiler şantiyenin barikatlarında, maden işçileri yerin yedi kat altında hayatlarını kaybederken suskun kalmak; yalnızca bir hükümete değil, onun kurduğu sömürü düzenine de onay vermek anlamına gelir.
Halktan yana yeni bir rejim tahayyülünü ifade ediyoruz.
Biz bu iradeyi kararlılıkla temsil etmeye devam edeceğiz. Emeğin Türkiye’sini kurmak için örgütleneceğiz. Omuz omuza duracağız, birlikte mücadele edeceğiz.
Çünkü bu ülke, bugünkünden daha adil, daha onurlu, daha özgür bir geleceği hak ediyor.
Ve biz o geleceği hep birlikte kuracağız”.













