Bir toplumun çöküşü, binaların yıkılmasıyla ya da ekonominin bozulmasıyla başlamaz. Bir toplum, yapılan haksızlıklar karşında çıkan seslerin yerini cılız fısıltıların ve ardından derin bir sessizliğin almasıyla çöker. Bugün etrafınıza bir bakın. Herkes bir şeylerden şikâyetçi, herkes gidişattan memnuniyetsiz ama kimse parmağını taşın altına koymuyor. Kahve masalarında, kapalı kapılar ardında ya da anonim sosyal medya hesaplarının arkasında gürleyen sesler; gerçek dünyada yerini derin bir kabullenişe bırakıyor. Biz ne zaman bu kadar konfor düşkünü ve bu kadar duyarsız olduk?
Tepkisizliğin meşrulaştırılması
Modern dünya bize harika bir illüzyon sattı: “Sen kendi hayatına bak, gerisi seni ilgilendirmez!” Bu bireyselci masal sayesinde, komşumuzun evi yanarken, kendi odamızın iklimlendirmesiyle övünür hâle geldik. Yanlışı gördüğümüzde, “Başımı belaya sokmayayım”; adaletsizliği gördüğümüzde, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” demeyi bir yaşam felsefesi olarak benimser olduk. Oysa bilmediğimiz bir şey var: O yılan, sırasını bekleyen herkesi tek tek yutar. Tepkisizlik bir sığınak değil, celladına baltayı kendi eliyle teslim etmektir.
Gerçek şu ki; kötülüğün en büyük gıdası, iyilerin ve bilgili olanların gösterdiği konforlu sessizliktir.
Kurumlar ve insan kaybı
Bugün en büyük krizimiz liyakat ya da kaynak yetersizliği değil; ahlaki cesaret krizidir. Sorumluluk makamında oturanlar, sivil toplum kuruluşları, entelektüeller, kalem sahipleri… Hepsi kendi küçük iktidarlarını koruma, konfor alanlarını terk etmeme telaşında. Ses çıkarması gerekenler sustukça meydan, arsızlığa, liyakatsizliğe ve yüzsüzlüğe kalıyor. Yanlış, yeterince uzun süre tekrarlanıp tepki görmediğinde “yeni doğru” hâline geliyor. Fransız yazar Albert Camus’nün dediği gibi: “Bir insan aynı zamanda hem susup hem de özgür olamaz.” Susmak, teslim olmaktır. Susmak, suça ortak olmaktır.
Ya ses olacağız ya da yok olacağız
Bu gidişatı değiştirmek için süper kahramanlara ya da büyük mucizelere ihtiyacımız yok. İhtiyacımız olan tek şey, sıradan insanların sergileyeceği küçük ama kararlı dürüstlüklerdir. Yanlışa, “yanlış” diyebilmek… Çıkarımıza uymasa bile, adaleti savunabilmek… Kendi küçük konfor alanımızdan çıkıp, toplumsal sorumluluk üstlenebilmek… Unutmayın; tarih, konforlu koltuklarında oturan sessiz çoğunlukları değil, bedel ödemek pahasına doğruyu söyleyenleri yazar. Bugün susarsak, yarın konuşacak bir vatanımız, bir kurumumuz ya da bir geleceğimiz kalmayacak.
Aynaya bakın ve kendinize sorun: Siz ses çıkaranlardan mısınız, yoksa sessizlikle çürüyenlerden mi?












