Filozoflar der ki; “Bir şehrin ruhunu anlamak istiyorsanız, onun yeraltına inin.” Sevgili okurlarım, eğer bahsi geçen şehir Ankara ise, o yeraltına iniş seyahati artık sadece bir ulaşım yolculuğu değil; son beş yılda gri şehrimizin aldığı o devasa göç dalgasıyla birlikte her sabah ve her akşam yaşanan tam bir sosyolojik “hayatta kalma” mücadelesidir.
Eski sakin, kurallara uyan memur şehri Ankara’nın yerinde yeller esiyor. Artık hepimizin içinde o tatlı ama haklı korku var: “Ankara elden gidiyor mu, Ankara Ankara olmaktan çıkıyor mu?” Gelin, her gün bu metroları kullanan yüz binlerce vatandaşımızın aynası olan o vagonların içine, o kulaklarımızın pasını silen meşhur anonslara ve yeraltındaki o bitmek bilmeyen cümbüşe biraz mizah, biraz da hüzün penceresinden tek bir seferde bakalım.
Ankara metrosuna adım attığınız an, özellikle o meşhur Kızılay aktarma katında, dünyanın hiçbir yerinde göremeyeceğiniz bir insan çeşitliliğiyle karşılaşırsınız. Eskiden o kibar İstanbul Türkçesiyle yapılan anons sesini duyan memurlar, hafifçe toparlanır, çantasını önüne alır, nezaketle yer verirdi. Şimdi ise durum tam bir “Birleşmiş Milletler” kampı! Hoparlörden o asil ses yükseliyor: “Sayın yolcularımız, lütfen kapı önlerinde birikme yapmayınız, vagon ortasındaki boşluklara doğru ilerleyiniz…”
İşte komedi tam bu saniyede tavan yapıyor. Bizim vizyoner Ankara yolcusu bu anonsu duyduğu an, adeta gizli bir komut almış gibi kapının önüne daha da sıkı kenetleniyor! Sanırsınız vagonun ortasında görünmez bir mayın tarlası var. O kapı önündeki birikme inadı, Truva surlarından daha sağlam, aşabilene aşk olsun!
Gelin hayal gücümüzün sınırlarını zorlayalım; o anons sisteminin tamamen yerlileşip, has Ankara ağzına geçtiğini düşünelim. Nasıl mı olurdu? Kulaklıkları takın, yeraltına iniyoruz:
“La bebe, kapının önünde ne dikilip duruyon? Birikme yapma la, vagonun ortasında koca boşluk var, oraya doğru yollan işte!”
Ama nerede… Bizim yolcu kapıya kenetlenmişken, vagonun içinde ayrı bir festival başlıyor. Bir uçtan elinde gitarıyla “Akşam güneşi güzele vurur” diye inleten sokak sanatçısı giriyor; diğer uçtan “Mendil var, ıslak mendil var, abime yara bandı var” diye bağıran küçük esnafımız fırlıyor. Seyyar satıcı ile gitaristin ritmi birbirine karışırken, hoparlörden ikinci anons patlıyor:
“La bacı, la gardaş… Telefonu kulağına dayayıp ‘Valla metronun altındayım sesin gelmiiiyor’ diye bağırma, sesin ta Törekent’ten duyuluyor, kapat şu telefonu la!”
Hele o yürüyen merdiven anonsu ve Kızılay istasyonundaki o “büyük buluşma” anı yok mu? Anons, “Lütfen sağ tarafta durunuz, sol tarafı yürüyenlere bırakınız” derken; merdivenin tam ortasında geniş bir aile omuz omuza vermiş, arkadan acelesi olan vatandaşın kalp krizi geçirmesini izliyor. Sol taraftan yardırarak çıkmaya çalışan bir üniversite öğrencisi “Affedersiniz geçer miyim?” dediğinde, merdiveni kilitleyen yeni hemşerimizden o tarihi felsefi soru yükseliyor: “Acelen ne gardaş, merdiven zaten yürüyor ya?”
Tren Kızılay’a yanaşırken kapı daha açılmamış ama içeriden çıkmaya çalışan o insan seliyle, dışarıdan içeriye “beleş yer kapma” aşkıyla bodoslama dalan kitle ortalıkta resmen birbirine kenetleniyor. Hoparlördeki has Ankaralı anonsçu dayanamıyor:
“La bi durun la! Önce bi inenler insin, ne aceleniz var, treni mi kaçırıyonuz? Sinyal sesini duydun mu ‘Dıııt’ diye, uzak dur kapıdan, kafan sıkışacak la bebe!”
Bu kontrolsüz kalabalık ve değişen insan manzarası bizi kırıp geçiriyor, her gün yüzümüzü güldürüyor; orası kesin. Yolcuların arasında her telden, her kültürden insan var; ama vagonun ortasında şöyle öz hakiki bir Ankaralı bindi mi, işte o zaman akan sular duruyor. Etrafa şöyle bir “Gardaş ne ara bu kadar kalabalık olduk?” bakışı fırlatıp, usulca yerine oturuyor. Elbette bu şehir kapılarını açan, bağrına basan kocaman bir yuvadır. Kimseyi ayırmıyor, dışlamıyoruz; zira bu toprakların mayasında misafirperverlik var. Ancak metrodaki o vagonlar sadece demir yığınından ibaret değildir; orası bizim birlikte yaşama kültürümüzün test alanıdır.
Buradan Ankara’nın o eski, birbirine “Buyur gardaşım” deyişini, o asil ve saygılı ruhunu özleyen tüm hemşerilerime sesleniyorum: Kalabalık artabilir, şehir kabuk değiştirebilir, hatta Ankara bazen tanınmaz hale gelebilir. Ama biz o vagona bindiğimizde nezaketimizi ve vakur duruşumuzu koruduğumuz sürece, Ankara her zaman Ankara olarak kalacaktır.
Metronun o meşhur anonsu Angara ağzıyla kapanışı yapsın o zaman:
“Sayın yolcularımız, kapılar kapanıyor, la valla kapanıyor bak, uzak durun! Birbirinize saygısızlık edip de asabımı bozmayın, hepimiz aynı yolun yolcusuyuz, haydi hayırlı işler!”













