Kadını yok sayan toplumlar, aslında kendi geleceğini yok sayar. Çünkü bir toplumun gerçek gücü yalnızca inşa ettiği binalarla, sahip olduğu teknolojiyle ya da ekonomik rakamlarla ölçülmez; yetiştirdiği insanla ölçülür.
İnsanı yetiştiren ilk okul ise çoğu zaman bir annenin dizinin dibidir. Bir çocuğun duyduğu ilk ses, öğrendiği ilk kelime, attığı ilk adımın ardındaki görünmez güç çoğu zaman bir kadındır. Bu yüzden kadınların eğitimi, yalnızca bireysel bir hak değil; toplumsal kalkınmanın temel taşıdır.
Bir kız çocuğunun okuması, aslında bir toplumun geleceğinin aydınlanması demektir. Çünkü eğitim alan bir kadın yalnızca kendisini geliştirmez; yetiştirdiği nesli, bulunduğu çevreyi ve dokunduğu hayatları da değiştirir. Bugün hastanelerde hayat kurtaran kadın doktorlar, adalet dağıtan kadın savcılar, suçla mücadele eden kadın polisler, kamuoyunu bilgilendiren kadın muhabirler, mutfakta sanat üreten kadın aşçılar, üretimin her alanında emek veren kadınlar bunun en açık göstergesidir. Toplumun her alanında kadınların olması bir “lütuf” değil, olması gereken doğal düzendir.
Hâlâ bazı çevrelerde kadınların yalnızca belirli kalıplar içinde değerlendirilmesi ise çağın gerisinde kalmış bir anlayıştan ibarettir. Çünkü güçlü toplumlar, kadınların susturulduğu değil; fikir ürettiği toplumlar olmuştur. Bir kadının erkekle eşit söz hakkına sahip olması, o ülkenin medeniyet seviyesini gösteren en önemli ölçülerden biridir.
Kadınları yalnızca “kırılgan” bir yapı olarak görmek de büyük bir yanılgıdır. Kadınların sahip olduğu estetik bakış, detaycılık, sezgi ve çok yönlü düşünme yetisi; onları birçok alanda daha başarılı ve çözüm odaklı bireyler haline getirir. Erkekler bazen sonuca bakarken, kadınlar sürecin detaylarını görür. Belki de bu yüzden hayatın yükünü taşırken bile aynı anda bir çocuğun derdini, evin eksiklerini, iş hayatının stresini ve toplumsal sorumluluklarını düşünebilirler. Açık konuşmak gerekirse, erkeklerin “aynı anda üç işi yapıyorum” diye övündüğü yerde, kadınlar çoktan günün planını bitirmiş oluyor.
Tarih de bunun sayısız örneğiyle doludur. İslam tarihinde Hz. Hatice’nin güçlü bir tüccar olarak öne çıkması, kadının ekonomik ve sosyal hayattaki yerinin yüzyıllar öncesinden kabul edildiğini gösterir. Veda Hutbesi’nde kadınlara verilen değer açıkça vurgulanır. Türk tarihinde ise savaş meydanlarından üretim alanlarına kadar kadınların izi vardır. Kurtuluş Savaşı’nda cepheye mermi taşıyan, gerektiğinde silah kuşanıp savaşan kadınlar yalnızca bir milletin bağımsızlığına değil, geleceğine de yön vermiştir. Mustafa Kemal Atatürk tarafından kadınlara verilen haklar ve yapılan reformlar da bunun en önemli göstergelerinden biridir.
Kadınları dışlayan toplumlar ise tıpkı toprağı kurutulmuş bir ağaca benzer. Ağacın güçlü, gür ve meyve veren bir yapıda olmasını isteyip toprağı susuz bırakmak ne kadar anlamsızsa, kadınları eğitmeden güçlü bir toplum beklemek de o kadar anlamsızdır. Çünkü kadın güçlü olursa toplum güçlü olur. Kadın bilinçli olursa nesiller bilinçli olur. Kadın eğitimli olursa gelecek de eğitimli olur.
Ve belki de mesele tam olarak budur: Kadına verilen değer aslında geleceğe verilen değerdir.













