Hayat, avucumuzdan kum taneleri gibi kayıp giderken, en çok neyi özlüyoruz dersiniz? Kocaman hayallerimizi mi, yoksa çocukluk masumiyetimizin o dertsiz uykularını mı?
Sokak lambalarının sarımtırak ışığı, şehrin üzerindeki gece örtüsüne yavaşça sızarken, insan durup kendi iç sesine kulak vermekten hep korkar aslında. Çünkü bilir ki orada, koşturmacanın gürültüsü altında uzun süredir susturulmuş bir çocuk, karşılanmamış beklentiler ve zamana yenik düşmüş sözler vardır. Aslında özlediğimiz şey bir zaman dilimi değil; o zamanın içinde hissettiğimiz güvendir. Bir sabah uyanıp hiçbir şeyin acıtmayacağına dair duyulan o saf inançtır. Büyüdükçe hayatın keskin kenarlarına çarpa çarpa törpüleniyoruz; kimimiz daha sessizleşiyor, kimimiz ise kalbinin etrafına ördüğü duvarları biraz daha kalınlaştırıyor. Oysa insan en çok yaralandığı yerden şefkat bekliyor, en çok sustuğu yerden anlaşılmak istiyor.
Belki de bu yüzden, eski bir şarkı çalmaya başladığında ya da pencereye vuran yağmur damlaları camda birer yol çizerken birdenbire dalar gideriz. Orada, o geçmişin sığınağında, yarım kalmış vedalarımızla ve hiçbir zaman söyleyemediğimiz o son cümleyle sessizcelaşırız. Unutmayın; insan içindeki fırtınayı dindiremediği sürece, dünyanın en kalabalık caddesinde bile yapayalnızdır. Ve bazen iyileşmenin ilk adımı, o derin sızıyı bastırmaya çalışmak değil, onun elini tutup yanımıza oturmasına izin vermektir.
Çünkü en derin yaralar, ancak şefkatle sarıldıklarında birer anıya dönüşür.













