Bir ülkenin hafızasında bazı tarihler vardır ki, onlar takvimdeki sıradan birer sayı olmanın çok ötesindedir. 29 Ekim de bu milletin tarihindeki en büyük kırılma, toprağa düşen her bir fidanın umuda dönüştüğü anın simgesidir.
Ancak bugün durup kendimize dürüstçe şu soruyu sormak zorundayız: Cumhuriyet Bayramı’nın gerçek anlamını ve bize sunduğu özgürlük nefesini ne kadar kavrayabiliyoruz? Yıllar geçtikçe, kuruluş evresindeki o ilk günkü heyecan, o yürekleri ısıtan samimi inanç nereye kayboldu?
Cumhuriyet, sadece bir yönetim biçimi değişkene uğradığında ilan edilen hukuki bir metin değildir. Cumhuriyet; kimsesizlerin kimsesi olmak, imkânsızlıklar içinde insan onurunu her şeyin üzerinde tutmak demektir. Kuruluş yıllarındaki o büyük heyecan, sarayların ve şahsi ikballerin ötesinde, halkın kendi kaderini kendi eline almasından kaynaklanıyordu. O günlerde sokaklara taşan sevinç; yoksullukla, savaşla, acıyla yoğrulmuş bir halkın “Biz de varız ve insanca yaşayacağız” haykırışıydı. Gözlerdeki o ışık, bir milleti küllerinden yeniden doğuran ortak bir idealizeden besleniyordu.
Zaman ilerledikçe bu derin heyecanın yerini, ne yazık ki biçimsel törenler ve ezberlenmiş sloganlar almaya başladı. Bayramlar, yılda bir gün hatırlanan, bayraklarla süslenen ama ertesi gün unutulan ritüellere dönüştü. Oysa bir fikri yaşatan şey, onun altındaki ahlakı ve felsefeyi gündelik hayatımıza taşıyabilmektir. Kuruluş ruhunun zayıflaması, Cumhuriyet’in bize sunduğu eşitlik, adalet ve özgürlük gibi temel insani değerlerin unutulmaya başlanmasıyla doğrudan ilgilidir. İnsan; adalet duygusunun zedelendiği, liyakatin arka plana atıldığı ve samimiyetin yerini gösterişin aldığı bir ortamda o ilk günkü coşkuyu hissedemez hale gelir.
Tam da bu noktada karşımıza daha hayati bir tehlike çıkıyor: Gerçek yüzünü süslü cümlelerin ve vatanseverlik söylemlerinin arkasına saklayan samimiyetsizlik. Gerçek vatanseverlik; bağırmakla, slogan atmakla ya da ötekini hain ilan etmekle ölçülmez. Vatanını gerçekten seven insan; üretendir, adaletli olandır, tüyü bitmemiş yetimin hakkını koruyandır, doğasına ve insanına zarar vermeyendir. Ne yazık ki günümüzde, vatan sevgisini bir kalkan gibi kullanarak kendi çıkarını koruyan, halkın samimi duygularını istismar eden “sözde vatanseverlerin” varlığı azımsanmayacak kadar artmıştır.
Bu samimiyet tüccarlarına karşı uyanık olmak, Cumhuriyet’e verilebilecek en büyük hizmettir. Çünkü uyanık olmak; neye, niçin inandığını bilmek demektir. Kuru bir vatanseverlik edebiyatının arkasındaki eylemlere bakmak, kimin bu ülke için taş üstüne taş koyduğunu, kimin ise sadece kendi ikbalini düşündüğünü görmek gerekir.
Cumhuriyet’i yeniden o ilk günkü heyecanla buluşturmak imkânsız değildir. Bunun yolu, onu sadece bir tarih dersi olarak değil, bir yaşam biçimi ve insani duruş olarak benimsemekten geçer. Çocuklarımıza vatan sevgisini öğretirken; bunun adil olmakla, dürüst olmakla, doğayı korumakla ve ötekine saygı duymakla başladığını anlatmalıyız.
Cumhuriyet, şekilci bir coşkudan ibaret kaldığı sürece zayıflar; ancak her bir yurttaşın adalet, özgürlük ve insan onuruna sahip çıktığı an yeniden doğar. Gözlerimizdeki ve kalplerimizdeki o eski heyecanı yakalamak, sözde değil özde vatansever olarak yaşamaktan geçer. Ancak o zaman 29 Ekimler sadece bir kutlama günü değil, insanca bir geleceğe verdiğimiz sözün yenilenme anı olacaktır.












