Cumhuriyet’in 103. yılında, kuruluş ideallerinden günümüze uzanan tarihsel yolculuğu, Kastamonu Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi ve Atatürk Araştırma Merkezi Bilim Kurulu Aslî Üyesi Prof. Dr. Mehmet Serhat Yılmaz ile konuştuk. Cumhuriyet’in kazanımlarını, Atatürk’ün ortaya koyduğu vizyonu ve bu mirasın gelecek nesillere aktarılmasının önemini tarihsel bir perspektifle ele aldık.
1966 yılında Konya’da doğan Prof. Dr. Mehmet Serhat Yılmaz, Selçuk Üniversitesi Tarih Bölümü’nden mezun oldu. Akademik kariyeri boyunca Türkiye Cumhuriyeti tarihi, Atatürk ilke ve inkılapları üzerine önemli çalışmalar gerçekleştiren Yılmaz, Kastamonu Üniversitesi’nde çeşitli akademik ve idari görevlerde bulundu. Halen Kastamonu Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Tarih Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapan Yılmaz, aynı zamanda Atatürk Araştırma Merkezi Bilim Kurulu Aslî Üyesi.
Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini, 103 yıllık tarihsel birikimini ve geleceğe bıraktığı mirası değerlendirmek üzere Prof. Dr. Mehmet Serhat Yılmaz’a sorularımızı yönelttik.
Cumhuriyet’in ilanını yalnızca bir rejim değişikliği olarak değil, bir devlet ve toplum projesi olarak değerlendirdiğimizde, 1923 yılında Türkiye’nin karşı karşıya olduğu temel sorunlar nelerdi ve Cumhuriyet bu sorunlara nasıl bir çözüm öneriyordu?
Cumhuriyet’in ilanı saltanatın kaldırılmasından sonra yeni bir yönetim şekli olan cumhuriyeti rejimine dönüştü. Ancak genç Türkiye’nin Osmanlı Devleti’nden devralınan siyasi, iktisadi, sosyal ve kültürel problemlere sahipti. Yeni ve çağdaş bir hukuk düzeni, milli ekonomi politikası ve eğitim meselesinin çözümü için çeşitli alanlarda inkılaplar yapılması gerekiyordu ve bunlar Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın kararlı politikalarıyla hayata geçirilmiştir.
Bir bütün olarak Cumhuriyetin ideallerini açıklamak için Atatürk’ün fikir dünyasını anlamak gerekir. Kısaca Atatürkçülük olarak ifade ettiğimiz düşünce dünyası; Türk milletinin bilimin rehberliğinde çağdaş uygarlık seviyesine erişmesini, milletler ailesinin bağımsız, eşit ve şerefli bir üyesi olarak demokratik ve laik kurallar içinde mutlu ve müreffeh bir hayat sürmesini amaçlayan, ilkeleri Türk toplumunun gereksinimlerinden ve isteklerinden doğmuş olan çağdaş düşünceyi temsil etmektedir. Atatürk ilke ve inkılaplarının bir bütün halinde oluşturduğu düşüne sistemine temelde Türk tarihi tecrübesi, millî vicdan ve millî şuur, ortak millî arzu ve eğilimler kaynaklık etmiştir.
Cumhuriyet’in temel prensiplerini oluşturan altı ilke etrafında şekillenmiştir. Atatürk Dönemi’nde, Cumhuriyet Halk Partisi’nin programında bulunan ve umdeler olarak ifade edilen ilkeler millete mal edilerek 5 Şubat 1937 tarihinde anayasal hale gelmiştir. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun ikinci maddesi değiştirilerek: “Türkiye devleti cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, lâik ve inkılâpçıdır…” şeklinde ilkeler anayasa maddesi haline getirilmiştir
Cumhuriyet’in ilanı, yalnızca bir rejim değişikliği değil, Türkiye’nin siyasi, sosyal, kültürel ve iktisadi yapısını yeniden düzenleyen önemli bir başlangıçtır. 1923 yılında Türkiye, Osmanlı son döneminden itibaren uzun savaşların etkilediği nüfus ve üretim kaybı ile hemen her alanda eğitime olan ihtiyaç gibi sorunlarıyla karşı karşıyaydı. Atatürk, 17 Şubat 1923’te toplanan İzmir İktisat Kongresi’nde, Millî Mücadele’nin ardından ekonomi alanında bağımsızlık mücadelesinin önemini “Siyasal, askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsunlar, ekonomik zaferlerle taçlandırılmazlarsa meydana gelen zaferler devamlı olamaz, az zamanda söner” ifadesiyle vurgulamıştır. Cumhuriyet, bu sorunlara millî egemenlik, ekonomik bağımsızlık, eğitim birliği, hukuk birliği ve ortak vatandaşlık ilkeleri doğrultusunda çözüm önermekteydi. Millî egemenlik esasına dayalı yeni devlet yapısının oluşturulması, ekonomik kalkınmanın sağlanması, eğitim ve hukuk sistemlerinin yeniden düzenlenmesi, kadınların toplumsal ve siyasal haklarının genişletilmesi ve laik devlet yapısının geliştirilmesi gerekiyordu. Bu sebeple Cumhuriyet’in ilanından sonra ihtiyaç duyulan alanlarda bir dizi siyasi, iktisadi, hukuki ve kültürel reformlar yapılmıştır.
Cumhuriyet’in kuruluş döneminde ortaya konulan siyasi, toplumsal ve kültürel hedefler nelerdi? Bu hedefler, dönemin Türkiye’sinin koşullarıyla ne ölçüde örtüşüyordu?
Cumhuriyetin ilanıyla birlikte Türkiye’de hemen her alanda inkılaplar ve modern Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu kuruluş ve buna bağlı olarak çeşitli faaliyetler yapılmıştır. Cumhuriyet her şeyden evvel milli iradeye dayalı olan bir anlayışı yani halkın iradesini temsil ediyordu. Bu sebeple ulus devlet anlayışında halkçılığın en önemli özelliği sınıf mücadelesini reddetmesi ve sosyal dayanışmayı esas alması oldu. Türk toplumunu oluşturan; köylü çiftçi, işçi, esnaf, sanatkâr ve memur gibi farklı meslek ve zümrelerin millî toplumun birer unsuru olarak, sosyal adalete uygun esaslar içinde ahenkli bir şekilde işbirliği yapmaları her şeyin üstünde tutan bir anlayıştı. “Cumhuriyet bilhassa kimsesizlerin kimsesidir” diyen Atatürk, halkçılık anlayışıyla sosyal adalete, sosyal güvenliğe toplumun iktisadi bakımdan zayıf kesimlerinin korunmasını ve güçlendirilmesini, adaletli bir gelir dağılımını gözeten bir anlayışı hakim kılmak istemiştir.
Atatürk, 14 Ağustos 1920 tarihi TBMM’ndeki konuşmasında “… Bizim itikadımıza göre, milletimizin temin-i hayat ve tealisi kendi kabiliyet-i hazmiyesiyle mütenasip olan nokta-i nazarlardır. Fakat esas itibarıyla tetkik olunursa bizim nokta-i nazarlarımız -ki halkçılıktır- kuvvetin, kudretin, hâkimiyetin, idarenin doğrudan doğruya halka verilmesidir, halkın elinde bulundurulmasıdır. Yine şüphe yok ki, bu dünyanın en kuvvetli bir esası, bir prensiptir. Elbette böyle bir prensip Bolşevik prensipleriyle tearuz etmez. Vakıa bize milliyetperver derler…”.
Atatürk, Kastamonu gezisi sırasında 30 Ağustos 1925 günü yaptığı konuşmada inkılapların amacını şu şekilde belirtmiştir: “Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların gayesi, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen asrî ve bütün mana ve eşkâliyle medenî bir heyet-i içtimaiye hâline isal etmektir, inkılâbatımızın umde-i asliyesi budur. Bu hakikati kabul edemeyen zihniyetleri tarumar etmek zaruridir. Şimdiye kadar milletin dimağını paslandıran uyuşturan bu zihniyette bulunanlar olmuştur. Herhâlde zihniyetlerde mevcut hurafeler kâmilen tard olunacaktır. Onlar çıkarılmadıkça dimağa hakikat nurlarını infaz etmek imkânsızdır…” Bu cümlelerden de anlaşılacağı üzere Cumhuriyetin en önemli hedefi çağdaşlaşma hedefi olmuştur. Bu amaç içerisinde laiklik gibi modernleşmenin hemen pek çok unsurunu içerisinde barındırmaktaydı.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında gerçekleştirilen hukuk, eğitim ve kültür reformları, yalnızca devlet kurumlarını mı değiştirdi, yoksa toplumun düşünce yapısında da kalıcı bir dönüşüm yarattı mı?
Çok milletli ve çok dinli bir hukuk yapısına sahip Osmanlı’dan üniter-milli devlete geçişte hukuk alanındaki gelişmeler şüphesiz yeni Türk devletinin inşa sürecinde çok önemli idi. Hukukun milli, çağdaş, laik ve seküler normlara göre düzenlenmesi ümmetten millete milli veya ulus devlete geçişi sağlamıştır. İnkılap hareketleri Medeni Kanuna giden süreci hızlandırmıştır. Halifelik kaldırılması ve Şeriye Vekâletinin kaldırılması bu hususta temel hazırlıklar ve önemli adımlar olmuştur. Laik hukuka geçiş, laiklik yolunda en önemli hukuki hamledir. Bununla farklı inanç alanlarına göre bir hukuk sisteminin de ortadan kaldırıldığını görüyoruz. Hukukun laikleşmesi ve tekleştirilmesi açısından önemlidir.
Bu sürecin en önemli adımlarından birisi 100. Yılını etkinliklerle kutladığımız 17 Şubat 1926’da kabul edilen ve 4 Ekim 1926’da yürürlüğe giren Türk Kanun-ı Medenîsi olmuştur. Kanunun “Türk” adını taşıması, hukuk düzeninin millî devlet ve vatandaşlık anlayışı temelinde bütün vatandaşları kapsayacak biçimde kurulduğunu ifade etmekteydi. Medeni Kanun kişiler, aile, miras ve eşya hukukunu ortak ve sistematik kurallara bağladı, Mecelle’nin medeni hukuk alanındaki yürürlüğünü sona erdirmiş ve laik hukuk düzenine geçişin temel kanunlarından birisi olmuştur. Kanun, aile hukukunda köklü değişiklikler getirdi. Evlilik resmî nikâh esasına bağlandı, tek eşlilik kabul edildi; boşanma, miras ve aile ilişkileri hukukî kurallarla yeniden düzenlendi. Kadınların hukukî statüsünde meydana gelen değişiklikler, Cumhuriyet’in eşitlik anlayışının medeni hukuk alanındaki yansımaları arasındaydı. Aynı dönemde kabul edilen Ceza, Borçlar, Ticaret ve Hâkimler kanunları da laik ve sistematik hukuk düzeninin kurumsallaşmasına katkı sağlamıştır.
Cumhuriyet’in kuruluş döneminde devletin toplumu dönüştürmedeki öncü rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Devletin modernleşme hedefleri ile toplumun kendi değişim dinamikleri arasında nasıl bir ilişki vardı?
1918 yılında İsmail Habip Sevük, “Yeni devirler, yeni fikirler ister” demişti. Mustafa Kemal Paşa’nın en önemli özelliklerinden birisi devri, dönemi, gidişatı, dünyadaki gelişmeleri çok iyi değerlendirmiş ve okumuş olmasıdır. Cumhuriyet devri, ıslahat devri değil inkılap devridir. Yeni bir devletin kurulmuş olması temelde hazırlık ve reformlar için elverişli ortamı oluşturmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti yöneticileri başta Atatürk olmak üzere gerekli yasal zemini oluşturan hukuki düzenlemeler yaparken aynı zamanda halka doğru yönelerek toplumu çağdaşlaştırmayı hedeflemişlerdir. Bu alanda yapılan inkılapların Türk toplumuna anlatılması ve benimsetilmesi önemli bir konuydu. Toplumda sosyal ve kültürel değişim süreci tabii olarak tedrici olmaktadır. Bu amaçla toplumu aydınlatmak önemliydi. Bu amaçla eğitim ve kültür alanında faaliyet gösteren kurum ve kuruluşlar faal görev üstlenmiştir. 1931 yılında Türk Tarih Kurumu, 1932 yılında Türk Dil Kurumu ve yine aynı yıl Halkevlerinin kurulması önemlidir.
1923-1933 yılları arası arasındaki inkılaplar dönemi, yapı itibarıyla inkılapların değerlendirme zamanı değildi. Modernleşme hedefleri bakımından hızlı ve planlı hareket edilmesi bir zaruretti. Mustafa Kemal Paşa’nın düşünce dünyasında çok kısa zamanda gerçekleşmesini istediği ve hedefleri vardı. Örneğin, Harf İnkılabı sürecindeki hazırlıklar sırasında bir örnek vermek gerekir. Alfabe Encümeni hazırlıklarını tamamlamış ve inkılap sürecini iki plan halinde Atatürk’e sunmuştur. Encümen inkılap sürecini 5 veya 15 yıl içinde olması gerektiği değerlendirmesini yapmıştır. Falih Rıfkı Atay, komisyonun hazırlanan taslağı İstanbul’da Atatürk’e sunmuştur. Falih Rıfkı, Atatürk ile konuya ilişkin bu görüşmeyi şu şekilde nakleder:
Komisyon alfabesini İstanbul’da Atatürk’e ben getirdim. Uzun uzun tetkik etti.
Konuştuklarından bir takım “q” harfinde ısrar ediyorlardı. Hatta bir aralık Atatürk bu tavizde bulunmaya da karar verdi. Ertesi gün vazgeçirdik. Atatürk bana sordu:
Yeni yazıyı tatbik etmek için ne düşündünüz?
Bir on beş yıllık uzun, bir de beş yıllık kısa mühletli iki teklif var, dedim. Teklif sahiplerine göre ilk devirleri iki yazı bir arada öğretilecektir. Gazeteler yarım sütundan başlayarak yavaş yavaş yeni yazılı kısmı artıracaklardır. Daireler ve yüksek mektepler için de tedrici bazı usuller düşünülmüştür. Yüzüme baktı.
Bu ya üç ayda olur ya hiç olmaz, dedi. Hayli radikal bir inkılâpçı iken ben bile yüzüne bakakalmıştım”
Türkiye’nin tek parti yönetiminden çok partili siyasi yaşama geçişi, Cumhuriyet’in demokratik gelişimi açısından nasıl bir dönüm noktası oluşturdu? Bu geçişin ortaya çıkardığı temel imkânlar ve sorunlar nelerdi?
Çok partili siyasi hayata geçişin tarihi arka planından bahsederek konuyu açıklamak isterim. Bilindiği üzere İkinci Meşrutiyet Dönemi tecrübe ve siyasi birikim açısından önemli bir dönem olmuştur. İttihat ve Terakki fırkası, Hürriyet ve İtilaf fırkası gibi çeşitli partiler kurulmuş ve faaliyet göstermiştir. Bu dönem, meclis deneyimi ve aynı zamanda iktidar muhalefet ilişkileri bakımından ders alınan bir dönem olmuştur.
Cumhuriyet’in demokratik gelişimi açısından çok partili hayat ve siyasal katılım konusu son derece önemlidir. İkinci TBMM, 1923 yılı Ağustos ayında çalışmalarına başlamış, yaklaşık bir ay kadar sonra Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti “Halk Fırkası” adıyla bir siyasi parti olmuştur. Bu konudaki görüşünü Atatürk, 7 Şubat 1923’te Balıkesir’de Paşa Camii’nde halka hitaben yaptığı konuşmasında, siyasi fırkaların gerekliliğinden ve Türkiye’deki halktan bahsederek halkçılık temeline dayalı bir fırkanın kurulması üzerinde durmuştur. Halk Fırkası hakkında sorulan bir soruya: “Halk Fırkası dediğimiz zaman bunun içinde bir kısım değil, bütün millet dahildir… Halk Fırkası halkımıza terbiye-i siyasiye vermek için bir mektep olacaktır” cevabını vermiştir. Atatürk, partiyi topluma siyasi eğitim veren bir okul olarak değerlendirmiştir.
Cumhuriyetin ilk yıllarında çok partili hayat denemeleri olan 1924 Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve 1930 Serbest Cumhuriyet Fırkası girişimleri başarısız her ne kadar kısa ömürlü olmuş ise de muhalefet ihtiyacının ortaya konulması bakımından önemlidir. Daha sonra İkinci Dünya Savaşı ve gelişmeler ancak 1946 yılında tekrar çok partili siyasi hayata geçişe müsaade etmiştir.
Türkiye’de yaşanan askerî müdahaleler, anayasal değişiklikler ve siyasi kırılmalar, demokrasi deneyimini ve devlet kurumlarını nasıl etkiledi? Bu gelişmelerin Cumhuriyet’in siyasi tarihinde bıraktığı izleri nasıl yorumluyorsunuz?
Türkiye’de askerî müdahaleler, anayasal değişiklikler ve siyasi kırılmalar, demokrasi deneyimini ve devlet kurumlarını önemli ölçüde etkilemiştir. 27 Mayıs 1960, 1971 Muhtırası, 12 Eylül 1980 gibi müdahaleleri, seçilmiş hükumetlerin görevlerini kaybetmesine, siyasi partilerin kapatılmasına ve temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına yol açmıştır. Elbette bu gelişmelerin siyasi etkileri oldu. Bu gelişmeler siyaset dünyasında güven kaybına yol açtığı gibi askerî alanda da ordunun siyasete müdahalelerinin olumsuz etkileri ordu içinde de yaşandı.
Türkiye tarihinin yakın geçmişinde darbe tabiri mevcut tecrübelerin bir uzantısı olarak kabul edilse bile bütün darbe ve girişimleri aynı şekilde değerlendirmek doğru olmaz. 1960’a kadar muhalefetin bir kararda tutulması veya kontrol edilmesi anlamında ele alınan ordu siyaset ilişkisi 1950’den sonra iktidarın bir sınırda tutulması anlamına gelmekte olup ordu müdahalelerinin sebepleri arasındadır. En sert ordu müdahalesi 27 Mayıs 1960 tarihinde cereyan etmiştir. Bu durum 1950-60 arası siyasi serbestlik ve daha sonra müdahalenin gerekçesinin güçlenmesiyle açıklanabilir. 12 Mart 1971’de ise hükümete muhtıra verilerek müdahalede bulunulmuştur. Türkiye’de 27 Mayıs ve 12 Mart sonunda halk demokrasiye karşı tavır takınanlara oyuyla karşı çıkmış ve her müdahale dönemini özgürlüklerin daha da artarak devam ettiği yeni bir dönem izlemiştir. Bu durum demokrasi sürecinde demokrasinin gelişmesi ile halkın etkisinin daha da artarak devam etmekte olduğu şeklinde değerlendirilmektedir. 12 Eylül 1980 Darbesi emir komuta zinciri içerisinde gerçekleştirilmiştir. Darbe toplum kesimlerinden karşı tepki görmemiştir. Hatta bir kısım vatandaşlar ülkenin içerisinde bulunduğu anarşi ve terör olaylarından dolayı anarşinin önlenmesini iyi bir gelişme olarak dahi görmüştür. Sivil toplum kuruluşları ve üniversitelerden yayınlanan bildirilerle darbe desteklenmiş, toplumun hemen bütün kesimlere dönük olması etkisini artırmıştır. Darbeyle TBMM ve Hükümetin faaliyetine son verilmiş, emir komuta sistemi içerisinde kuvvet komutanlarından oluşan Milli Güvenlik Konseyi kurulmuştur.
15 Temmuz kalkışmasında ise ilk defa; Türk halkı, siyasiler, sivil toplum kuruluşları bu girişime karşı Türk milletinin ve Türk demokrasisinin yanında yer almış ve girişime dur demiştir. Bu demokratik bir kazanımdır, milli birlik ve beraberliğin yeniden tesisi için, geleceğe dönük perspektif geliştirebilmek için önemli bir gündür. İleriye bakmak yerine geriye bakıp bu durumu 27 Mayıs’ın, 12 Eylül ile kıyaslamak ve hesap görme olarak düşünmek insafsızlıktır, yanlış bir mukayesedir.
“Çanakkale Ruhu”, “Milli Mücadele Ruhu”, “Cumhuriyet Ruhu” diyoruz. Her bir kavramın tarihi şartları belki farklı, fakat hepsinin ortak bir yönü var. Milletin ortak kanaatini ifade etmeleri, millî ve dinî saiklerle milli birlik fikri etrafında bir istikamete yönelmeleri. Bu çerçevede “15 Temmuz Milli Birlik Ruhunu” yine aynı saiklerle Türk milletinin iç ve dış düşman ve tehdit algısıyla hükümetin, devletin yanında yer alması olarak değerlendirebiliriz.
Cumhuriyet’in ilanından günümüze kadınların siyasi, ekonomik ve toplumsal yaşamdaki konumunda önemli değişimler yaşandı. Hukuki kazanımlarla günlük hayattaki eşitlik arasındaki ilişkiyi tarihsel açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu konuda en temek düzenleme 1926 tarihli Türk Medeni Kanunu’dur. Bu kanun yalnızca özel hukuku düzenleyen teknik bir metin değil aynı zamanda Cumhuriyet’in eşitlik ve modernleşme anlayışını toplumsal yapıya aktaran temel reformlardan biri olmuştur. Özellikle aile hukuku alanında gerçekleştirilen düzenlemeler, kadınların hukuki konumunda devrim niteliğinde değişiklikler meydana getirmiştir. Kanun ile çok eşlilik yasaklanıp tek eşlilik ilkesi kabul edilmiş, resmî nikâh zorunlu hale getirilmiş ve boşanma ancak yargı kararıyla mümkün kılınmıştır. Böylece aile hukuku alanında yargı denetimi güçlendirilmiş ve kadınların evlilikten doğan hakları güvence altına alınmıştır. Ayrıca miras ve mülkiyet hukukunda kadın ve erkek çocuklar arasında eşitlik sağlanarak kadınların iktisadi bağımsızlığının hukuki temeli oluşturulmuştur.
Afet İnan tarafından yazılan 1930 yılında basılan Vatandaş İçin Medeni Bilgiler kitabında Atatürk “insanın en temel hürriyeti yaşama hürriyetidir” cümlesini eklemiştir. Hürriyetleri buradan başlatmak yerinde olur. Medeni haklar alanındaki düzenlemeler, kısa sürede siyasi haklarla da genişlemiştir. 1930-1934 yılları arasında kadınlara belediye seçimlerine katılma, muhtarlık ve milletvekili seçme ve seçilme haklarının tanınması vatandaşlık hukuk ve anlayışını pekiştirmiştir. 1935 yılındaki genel seçimlerde kadın adayların da seçilerek Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girmesi, yapılan reformun siyasî temsile yansımasının açık göstergesidir.
Tabii kanuni olanın uygulanması ve benimsenmesi zaman da alabilir. Türk kadını siyasi alanda bazı yasal düzenlemelere Avrupa devletlerinden daha önce sahip olmuş olmalarına karşın pratikte ne kadar uygulanabilmiştir. Özellikle bürokraside üst düzey yönetimlerde, Meclis aritmetiği içinde kadınların oranı halen istenildiği seviyede olamamıştır. Önemli olan tabi burada eşit hakkın olmasıdır. Gerisi zamanla revaç bulacak sosyo-kültürel bir konudur. Örneğin ilk kadın pilotumuz Sabiha Gökçen TRT’de bir röportajında hatırasını şu şekilde anlatıyordu. Mareşal Fevzi Çakmak kadınların asker olmasını istemiyordu. Gökçen, bir Cumhuriyet Bayramı’nda akrobasi gösterisinde bulunmuş, Atatürk ve Çakmak bunu çok beğenmiştir. Günün akşamı Cumhuriyet balosu sırasında Atatürk, Gökçen’e: “Git mareşalin elini öp, bugün oda çok sevinç duydu, ondan kadınların askerliğini kabul etmesi için ricada bulun” diyor. Gökçen de bu fikre katılıyor gidiyor, durumu arz ediyor. Ancak “Çakmak, şiddetle itiraz etti, üzülerek yanından ayrıldım diyor.” diyor. Buradan anlayış birliğinin oluşması için de zamana ihtiyaç duyulduğunu anlıyoruz.
Cumhuriyet’in eşit yurttaşlık anlayışı ile Türkiye’nin kültürel ve toplumsal çeşitliliği arasında nasıl bir ilişki kurulabilir? Bu ilişkinin farklı dönemlerde geçirdiği değişimleri nasıl açıklarsınız?
Osmanlı Devleti’nde siyasal aidiyet büyük ölçüde din temelli iken Cumhuriyet döneminde millet esasına dayalı vatandaşlık kavramı öne çıkmıştır. Laiklik sayesinde devletin meşruiyet kaynağı dinî otoriteden millete geçmiş, farklı inanç gruplarının ve anlayışların ortak bir millî kimlik altında birleşmeleri mümkün olmuştur. Bu kimlik, din veya mezhep farklılıklarının üzerinde yer alan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı bağına dönüşmüştür. Bu durum 1924 Anayasasının 88. maddesinde: “Türkiye ahâlisi din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibarıyla Türk ıtlâk olunur…” şeklinde belirtilmiştir. Bu bakımdan Türk kimliği, tarihî ve sosyolojik gerçekliğe dayanan mensubiyet şuurunun bir tezahürü olarak ortaya çıkmıştır. Bu kavram bir üst kimlik olarak her türlü ayrımcılık ve ırkçılığı reddeden, kucaklayıcı ve bütünleştirici bir nitelik taşır. Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm diyene” sözüyle ifade edilen bu anlayış, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesine ruh veren Türk millî kültürüne dayalı toplumcu yaklaşımın yaşatılmasıyla yakından ilişkilidir.
Yukarıda ifade ettiğim gibi Yurttaşlık/Vatandaşlık kavram olarak zaten her alanda eşitliği ifade etmektedir. Bu bakımdan “eşit yurttaşlık” ifadesi yanlış yorumlanabilir. Elbette Türkiye’de yöresel farklılıklar, kültürler vardır ve olacaktır. Üst kimliğin daha Osmanlı Devleti döneminde şartların da bir gereği olarak dil alanında ortaya konduğunu görüyoruz. Kanun-ı Esasî, 23 Aralık 1876’da ilan edilerek Türkçenin Osmanlı Devleti’nin resmî dili olduğu ifade edilmiş ve anayasal güvenceye bağlanmıştır. Anayasanın 18. maddesi, devlet hizmetinde görev alabilmek için Türkçe bilme şartını getirirken 57. maddesinde Meclis görüşmelerinin Türkçe yürütülmesini hükme bağlamıştır. İlk Meşrutiyet Meclisi 19 Mart 1877’de çalışmalarına başlamış, farklı dinî ve etnik topluluklardan milletvekillerini bünyesinde barındırmıştır. Mecliste dil ve temsil meseleleri tartışılmış, Türkçenin resmî dil konumu korunmuştur.
Cumhuriyet tarihinin farklı dönemleri toplumun çeşitli kesimleri tarafından farklı biçimlerde yorumlanabiliyor. Cumhuriyet’in kazanımlarını ve tarihi sorunlarını birlikte ele alan, bilimsel temellere dayalı bir tarih anlatısı nasıl oluşturulabilir?
Tarihi bilgi her zaman günü izah için kullanılagelmiştir. Zaman zaman bu günün meşruiyeti veya haklılığını ispat veya eleştiri için tarihe müracaat edilmesi karşılaşılan bir durumdur. Cumhuriyet tarihi veya içinde bulunduğumuz dönem aynı zamanda içinde yaşadığımız dönemdir. Elbette her bir ferdin düşünce dünyasını oluşturan içinde siyasi saiklerin de olduğu bir birikimi, hafızası vardır. Ancak tarih toplumlara övünmek veya yermek için değil geçmişi tahlil ederek günü anlamlandırmak için vardır. Bu günü geçmişle karıştırmak, bir dönemi yüceltmek veya yermek için, farklı çağlarda yaşayan kişileri birbiriyle yarıştırmak sağlıksız mukayeselere girişmek karşılaşılan bir durumdur. Bu anlamlandımanın da metodolojik bazı esasları ve ölçütleri bulunmaktadır. Her şeyden önce sağlıklı bilgiye erişmek, ana kaynaklara doğru yönelmek gereklidir. Geçmişin olay ve olgularını o günün şartlarından koparıp bugüne taşımak ve açıklamalara girişmek ne kadar anlamlıdır. İşte yorum meselesi burada bir problem durumu olarak ortaya çıkmaktadır. Özellikle çok fazla malzemenin olduğu yakın dönem tarihi yanlış tevile, izahate çok fazla malzeme sunabilmektedir. Burada söylemek istediğim esas şey bütünü görebilmek meselesidir. Şunu unutmamak gerekir ki, yanlış bilgiyi düzeltmek ilk defa öğretmekten çok daha zordur. Bu konuda vazife tarihçilere düşmektedir. Tarihçiler, akademik tarihin yanı sıra toplumun sağlıklı bilgilendirilebilmesi için genel okuyucuya yönelik faaliyetler içinde de mutlaka bulunmalıdırlar. Bu alanın boş bırakılması telafisi zor olan yanlış tarih algısına yerini bırakabilir. Örneğin, Türk Tarih Kurumu Başkanlığının Cumhuriyet’in 100. yılı için başlatmış olduğu “Genel Okuyucu Dizisi” ile başlatılan 100 kitaplık projesi, özellikle gençlerin tarih sıkıcı ve anlaşılmaz olduğu algısını kırmak üzere ve tarihimizin temel meselelerini herkese hitap ederek anlatacak şekilde tasarlanmıştır. Ayrıca Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığının çalışma alanını başta tarih olmak üzere Cumhuriyet Döneminin bütün konularını, değerlerini içeren ve inceleyen bilgi alanları oluşturmaktadır. Bu bağlamda iktisat, hukuk, siyaset bilimi, kamu yönetimi, kültür, din, uluslararası ilişkiler, sosyoloji, düşünce, sanat gibi Cumhuriyet döneminin bütün değerleri ATAM’ın çalışma alanı kapsamındadır. Merkez Bu konuda genel okuyucu için de yayın ve faaliyetlerde bulunmaktadır.
Cumhuriyet’in kuruluşunda ortaya konulan idealler ile günümüz Türkiye’sinin toplumsal gerçekliği arasında hangi konularda mesafe oluştuğunu düşünüyorsunuz? Bu mesafeyi yalnızca siyasi gelişmelerle açıklamak yeterli midir, yoksa daha derin toplumsal nedenlere de bakmak gerekir mi?
Cumhuriyet’in kuruluşunda ortaya konulan tam bağımsızlık (İstiklâl-i Tam), millî egemenlik (İrade-i Milliye), hukuk devleti, öğretimlerde birlik (Tevhid-i Tedrisat), fırsat eşitliği ve çağdaşlaşma idealleri, günümüz Türkiye’sinin toplumsal ve siyasal yapısını değerlendirmek açısından önemli bir referans noktalarıdır.
Cumhuriyet’in temel hedeflerinden biri, vatandaşların hukuk önünde eşitliğinin sağlanması ve devlet yönetiminde millî iradenin esas alınmasıdır. Ancak bu hedeflerin gerçekleştirilmesi, yalnızca anayasal ve yasal düzenlemelerle sınırlı olmayıp demokratik kurumların etkinliğine, Türk toplumunun vatandaşlık bilinciyle ve eğitimiyle, siyasal kültürüyle ilişki içerisindedir. Bu da çağın gerektirdiği ihtiyaçların karşılanması, dünyadaki gelişmelerin yakından takip edilmesi gibi pek çok konuyla bağlantılıdır. Cumhuriyet bir değer olarak, bir kazanım olarak Türk toplumu tarafından tamamen benimsenmiştir, aksini düşünen kişi sayısı yoktur veya olsa da çok sınırlıdır.
Cumhuriyet’in kuruluş idealleri, tarihsel kazanımlar olmanın ötesinde, günümüzde de gerçekleştirilmesi gereken temel ilkeler niteliğindedir. Bugüne de mesajlar vermektedir. Örneğin milli devlet kurulmuş, 1923’te İzmir İktisat Kongresi toplanmış, milli sanayi teşvik edilmiş ancak milli sanayinin gelişmesi zaman almıştır, kanaatimce istenilen yere de getirilememiştir, bu süreç devam etmektedir. Cumhuriyetin her bir bireyi için bu durum bir idealdir ve öyle olmalıdır. Bu ideal ile toplumsal gerçeklik arasındaki mesafenin azaltılması kurumların güçlendirilmesi ve vatandaşlık bilincinin geliştirilmesiyle mümkündür.
Cumhuriyet’in 103 yıllık deneyiminden geleceğe aktarılması gereken en önemli ders sizce nedir? Cumhuriyet’in kuruluş ideallerinin gelecek kuşaklar için anlamını koruyabilmesi adına hangi konuların yeniden düşünülmesi gerekiyor?
Cumhuriyetin 103 yıllık tecrübesini, birikimini gençliğe çok iyi anlatmak gerekir. Bu konu hem örgün hem de yaygın eğitim alanıyla, halk eğitim faaliyetleriyle gelecek kuşaklara aktarılmalıdır. İlköğretim, orta öğretim ve yükseköğretim düzeyinde Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi dersleri, derslerin veriliş biçimi vesaire bu hususta ilk göze çarpan eğitim imkan ve fırsatıdır. Geleceğe anlatılması gereken en önemli derslerden birisi zorluklar içinde kurulan Cumhuriyet’in temeli olan var olma savaşının bir sonucu elde edilen İstiklâl/Bağımsızlık düşüncesidir. İkinci bir husus kuruluş ideallerinin temelini oluşturan “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” bireyler ve nesiller yetiştirmektir. Bunun için gençlerin düşünen, araştıran ve eleştirebilen kişiler olarak yetiştirilmesi, ülkü ve ideallerinin olması, ülkenin meseleleriyle dertlenmeleri, Türkiye’nin geleceği için çalışmaları, azimli ve ümitvar olmaları, projeler gerçekleştirebilecek kapasitede eğitim almaları son derece önemlidir. Çünkü gençliğimiz geleceğimizdir.
Cumhuriyetimizin kuruluşunun yüz üçüncü yıl dönümünü kutlu olsun. Gazi Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere ülkemizin kurtuluşunu Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu ve millet egemenliğe, cumhuriyete kavuşmamızı sağlayan Milli Mücadele kahramanlarımızı gazi ve şehitlerimizi rahmet ve şükranla anıyorum. Aziz ruhları şad olsun.
29 Ekim Cumhuriyet Bayramınız kutlu olsun.














