Bizim Ankara insanının içindeki cenk kimsede yoktur. Beden bir yandan yorulur, ruh bir yandan başka ufka kanat çırpar. Arada insan kendi kendine çatıp söylenir, sonra da oturup basar kahkahayı! Birileri çıkar, koca koca unvanlarla senin bu hâline etiket yapıştırmaya kalkar.
Tam o sırada kulaklıkta çalıyor:
“Sür çıkar ağyârı dilden tâ tecellî ede Hak / Pâdişah konmaz saraya hâne mamûr olmadan…”
Şimdi bir durup soralım: “Ağyâr” dediğin nedir, bildin mi?
Gönlüne, zihnine yük olan her ne varsa odur! Milletin yapıştırdığı lüzumsuz etiketlerdir, elin günün arkandan salladığı boş laflardır, dolmuşta para üstü beklerken suratsızlık yapan adamın negatif enerjisidir…
Usta diyor ki: “Kardeşim, o lüzumsuz kalabalığı, zihnindeki o gürültüyü sür çıkar kapı dışarı! Sür ki o hakiki ferahlık, o ilahi tecellî gelsin senin içini aydınlatsın.”
Gönül sarayını fuzuli laflardan temizlemeyince, oraya ne huzur girer ne neşe… Biz de ne yapıyoruz? Bedenimizle, ruhumuzla tatlı tatlı atışıp, arada bir kendimize “Bak yine taktın kafayı lüzumsuz şeylere” diye iğneyi batırıp, en sonunda basıyoruz kahkahayı! Bir bakmışsın “Bir Ramazan sevdaya düşmüş, tutuşur şems-i günah” diyerek o bütün dertleri, kasvetleri ateş olup yakmışız.
Referans Eser: Dil Beytini Pâk İden (Güfte: Şemseddin Sivasî)













