Şimdi kardeşlerim, sabahın köründe yataktan kalkmak ayrı bir dert, metroda insan manzaralarını süzüp sakin kalmak ayrı bir imtihan. Kimi fırça atmaya yer arıyor, kimi dünyayı ben yarattım edasında yürüyor. İçimden diyorum, “Ulan şöyle iki tane şamar sallayasım var ama değmez…” Açıyorum telefondan renk eşleştirme oyununu, zihni nadasa bırakıyorum.
Ama asıl mevzu Beşevler’de, taksi durağının arkasındaki bahçede başlıyor. Önümde tavşankanı demli çay, kulakta Gülniyaz Musiki Topluluğu’ndan tekke musikisi…
Usta kulakta ne diyor? “Vâsıl-ı cânâne kıldın âkıbet…”
Ulan diyorum, akıbet var, vuslat var da biz Beşevler’in ortasında vardiya öncesi çay soğumasın diye mücadele veriyoruz!
Şair orada kalmıyor, devam ediyor: “Dürr-i yekta-yı vefâ…”
Vefanın eşsiz incisiymiş! Bu devirde vefa desen, dolmuşçunun para üstünü eksiksiz vermesi kadar nadir. Ama olsun, dert etmiyoruz.
Derken gümbür gümbür geliyor o muazzam dize: “Hak cemâlin Kâbe’sini kıldı âşıklar tavaf…”
Bak sen şu hikmete! Kalp Kâbe olmuş, âşıklar etrafında pervane… Biz de burada “Bir Ramazan sevdaya düşmüş, tutuşur şems-i günah” misali hem kendi içimizle tatlı tatlı atışıp deşarj oluyoruz hem de o günahların ateşinde temizleniyoruz.
Neticede lafın kısası: Dünyanın lafı, etiketi, gürültüsü bol. Ama gönül sarayından o lüzumsuz kalabalığı sürüyüp çıkarınca; geriye bir bardak sıcak çay, bir de şu harbi tebessüm kalıyor.
Sözün özü: Çay taze, zihin ferah, vuslat daim olsun!













