26 Ekim 2026, Pazartesi
  • Giriş
Haberton
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Göster
Yazı Gönder
  • Öne Çıkanlar
  • Özel Haber
  • Gündem
  • Politika
  • Dış Haberler
  • İş Dünyası
  • Kültür & Sanat
  • Sağlık
  • Yaşam
  • Yerel
  • Spor
  • Yazarlarımız
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Göster
  • Öne Çıkanlar
  • Özel Haber
  • Gündem
  • Politika
  • Dış Haberler
  • İş Dünyası
  • Kültür & Sanat
  • Sağlık
  • Yaşam
  • Yerel
  • Spor
  • Yazarlarımız
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Göster
Haberton
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Göster

Ana Sayfa - Yazarlar - Yazar Fatma Çarıklıoğlu ile kadın ve edebiyat

Yazar Fatma Çarıklıoğlu ile kadın ve edebiyat

Filozof Sosyolog - Filozof Sosyolog
26 Ekim 2026
- Yazarlar
Okuma Süresi:24 dakikalık okuma
A A
0
Yazar Fatma Çarıklıoğlu ile kadın ve edebiyat
Facebook'da PaylaşX'de PaylaşLinkedin'de PaylaşWhatsapp'da Paylaş

Türk dili ve edebiyatına, Türk şiirine ve Türk şairlerine vefa göstermek; ayrıca mesleğinde emek vermiş, üretmiş ve topluma değer katmış kişilerin birikimlerini görünür kılmak amacıyla sürdürdüğüm vefa söyleşilerimin bu bölümünde konuğum, Sayın Yazar Fatma Çarıklıoğlu.

Merhaba Fatma Hanım, hoş geldiniz. Türk edebiyatına ve toplumsal duyarlılığın gelişmesine katkı sunan çalışmalarınızın yanı sıra kadınların yaşam mücadelesini, insanın zorluklar karşısında yeniden ayağa kalkma gücünü ve toplumsal sorunları ele alan eserleriniz üzerine sizinle bir araya gelmekten memnuniyet duyuyoruz. Edebiyatın insanı anlama, toplumsal farkındalık oluşturma ve çoğu zaman görünmez kalan yaşam öykülerini gün yüzüne çıkarma gücünü merkeze alan bu söyleşide; yazarlık yolculuğunuzu, eserlerinizi, kadın olmanın toplumsal boyutlarını ve yaşam, aile ve toplum üzerine düşüncelerinizi daha yakından tanımayı amaçlıyoruz. Değerli deneyimlerinizi ve görüşlerinizi okurlarımızla paylaşarak edebiyatın toplumsal belleğe ve insan yaşamına katkısını birlikte değerlendirmek istiyoruz.

Öncelikle sizi tanımayan okurlarımız için kendinizi tanıtır mısınız? Fatma Çarıklıoğlu kimdir? Yaşam yolculuğunuzu ve sizi siz yapan temel değerleri nasıl anlatırsınız?

Öncelikle herkese merhabalar. Hoş bulduk, Jale hanım emeğinize, vefanıza sağlık. ​1965 yılında Hatay’da doğdum; evli ve dört çocuk annesiyim. 1997 yılında adım attığımız İstanbul’da yaşamımı sürdürmeye devam ediyorum.​Kitap yazmak ve edebiyatla iç içe olmak, çocukluk yıllarımdan beri kalbimde taşıdığım en büyük hayaldi. Edebiyatı çok seviyor, durmaksızın yazmak istiyordum. O yıllarda okumayı, eğitimimi tamamlamayı ve kendime aydınlık bir gelecek kurmayı hayal ederdim. Ancak maalesef ailemin baskıları nedeniyle eğitimimi yarıda bırakmak zorunda kaldım. Bugün geriye dönüp baktığımda, “Keşke eğitimimi tamamlayabilseydim,” diyorum. Şimdiki aklım olsaydı okulumu bitirir, hayalini kurduğum o yerde olmanın mutluluğunu doya doya yaşardım. Hayatım boyunca yaşadıklarım, zaman içinde süzülüp biriken anılarım, içimde kalan hayallerim ve gerçekleştiremediğim isteklerim, yıllar geçtikçe derin bir eksiklik hissettirdi. Belki de bu eksikliği tamamlamanın, ruhumu sağaltmanın bir yolu olarak kaleme sarıldım. Çünkü insanın içinde biriktirdiği duygular, yaşanmışlıklar ve yarım kalan hayaller bazen kelimelere dökülmek ister. Ben de yıllardır içimde taşıdığım bu duyguları yazıya dökerek kendimi ifade etmeye çalıştım. Yazmak, benim için yalnızca bir uğraş değil; kendimi bulmanın, hayallerime tutunmanın ve iç dünyamı okuyucularımla paylaşmanın en saf yolu oldu. ​Belki eğitim hayatım yarım kaldı ama yazma tutkum hiç bitmedi. Yıllar sonra kalemimle hayallerime yeniden sarıldım. Şimdi yaşadıklarımı, duygularımı ve düşlerimi kitaplarım aracılığıyla okuyucularıma ulaştırmanın derin mutluluğunu yaşıyorum. İnanıyorum ki insanın hayalleri, yaşı kaç olursa olsun, yüreğinde yaşamaya devam eder.

Yazarlığa olan ilginiz nasıl başladı? Çocukluk yıllarınızdan bugüne uzanan edebiyat yolculuğunuzda sizi yazmaya yönlendiren temel duygu ve olaylar neler oldu?

​Bu güzel hikâye, çocukluğumun en masum hayaline dayanıyor. Geçmişte, bir yakınımız okulundan dolayı geçici bir süre bizimle kalmıştı. O dönem henüz on yaşındaydım. Bu abimizin misafirliği sayesinde onun okul hayatını ve çalışma disiplinini yakından gözlemleme fırsatı buldum. Bir gün hava oldukça yağmurluydu. Bahçemize onun için özel bir masa ve sandalye yerleştirilmişti; ders kitapları da düzenli bir şekilde masanın üzerindeydi. Kendine huzurlu bir köşe edinmişti. Okuldan her döndüğünde hemen yerine geçer, kitaplarını açar ve büyük bir şevkle çalışmaya başlardı. Ben de merakla ve hayranlıkla onu izlerdim. Onun gibi olmak, o dünyaya ait hissetmek isterdim. Gözlerim sevgiyle hep üzerindeydi. ​Bir gün beni fark ettiğini hissettim. Eliyle işaret ederek beni yanına çağırdı ve gülümseyerek sordu: “Küçüğüm, meleğim, neden beni böyle sevgiyle izliyorsun?” Merakıma yenik düşerek cevap verdim: “Abi, siz okuldan her geldiğinizde burada oturuyorsunuz. Kitaplarınız elinizde, sürekli bir şeyler yazıyorsunuz. Ne yazdığınızı çok merak ediyorum. Sizi bu kadar büyük bir sevgiyle izlememin sebebi bu.” Bana tebessüm ederek şöyle cevap verdi: “Ben hem üniversitede okuyorum hem de yazarım. Aynı zamanda kitap yazıyorum.”- O an içimde büyük bir umut yeşerdi. Heyecanla sordum: “Abi, ben de bir gün sizin gibi yazar olabilir miyim? “Şefkatle elini başıma koydu, saçlarımı okşadı ve şu unutulmaz cümleleri kurdu:​ “Elbette, küçüğüm! Bir gün sen de yazar olursun. Yeter ki iste!” İşte o söz, kalbimin en derin köşesine kazındı. Aradan uzun yıllar geçti. Okuyarak, gazetelerden ve kitaplardan kendimi geliştirmeye çalıştım. Bir gün geçmişe dönüp baktığımda, o abimin sesi yeniden kulaklarımda çınladı. Kendi kendime, “Evet, abi, ne kadar haklıymışsın! Yeter ki insan istesin,” dedim. Yazarlık yolculuğuma adım attığımda kendime söz verdim. Bir kadının bir şeyi gerçekten istemesi, azmetmesi ve emek vermesi hâlinde pek çok zorluğun üstesinden gelebileceğine inancım tamdı. Bunu önce kendime, sonra da tüm kadınlara göstermek istedim. Çocukluğumda bir abinin ağzından duyduğum o ilham dolu söz, yıllar sonra hayatımın karanlık yollarını aydınlatan bir meşaleye dönüştü. Çünkü hayaller, insanın yüreğine bir kez düştü mü, zaman geçse de kolay kolay kaybolmaz. Yeter ki insan inansın, istesin ve hayallerinin peşinden yürümekten vazgeçmesin.

​Kadınlarımıza Sesleniyorum:Yazarlık yolculuğumda içimden her zaman şu düşünce geçiyor: Ben bir şeyler kaleme alıyorsam, bir şeyleri başarmak istiyorsam, bunu yalnızca kendim için değil; tüm kadınlarımız, annelerimiz ve kızlarımız için yapıyorum. Ben, her daim kadınlarımızın arkasındayım. Duygularımı kâğıda dökerken onların yaşadıklarını, çektikleri gizli acıları ve içlerinde biriktirdikleri sessiz çığlıkları düşünüyorum. İnanıyorum ki kitaplarımı açıp okuduklarında ne anlatmak istediğimi derinden hissedecekler. Belki de sayfalarda kendilerinden bir parça bulacak ve kendi hayatlarını yeniden sorgulayacaklar. İşte o zaman, bu yolda harcadığım emeğin ne kadar kıymetli olduğunu bir kez daha anlıyorum. Sokakta, evde, evliliğinde ya da eşinin ailesinin yanında hırpalanan, değeri bilinmeyen, emeği hiçe sayılan tüm kadınlarımıza sesleniyorum. Bir kadına yalnızca hizmet etmesi gereken bir varlıkmış gibi davranılmasına, tüm sorumlulukların tek başına omuzlarına yıkılmasına ve kendisini ezdirmek zorunda bırakılmasına şiddetle karşıyım. Çünkü kadın olmak; yalnızca fedakârlık yapmak, susmak, her şeye katlanmak ve kendi ihtiyaçlarını en sonraya atmak demek değildir. Kadınlarımızın da sevilmeye, saygı görmeye, anlaşılmaya ve merhametle kucaklanmaya hakkı vardır. ​Hayatın zorlukları, acıları elbette var. Ancak özellikle aile hayatında, taraflar birbirine her zaman sevgi ve saygı çerçevesinde yaklaşmalıdır. Evlilikte huzur, sevgi ve merhamet olduğu sürece insanlar kendilerini güvende hisseder. Hiçbir kadın ya da erkek, sırf evliliğini sürdürmek uğruna incinmeye, aşağılanmaya veya şiddete katlanmak zorunda bırakılamaz. Dilerim ki hiçbir kadın ayrıldığı için şiddete uğramasın, hiçbir kadın kendi hayatı hakkında karar aldığı için hayattan koparılmasın. Hiçbir evde korku, baskı ve gözyaşı hüküm sürmesin. Herkesin insan onuruna yaraşır bir şekilde huzurla yaşayabildiği bir dünya mümkün olsun. ​Ben, yazdıklarımın bir kadının yüreğine umut olmasını, bir annenin kendisini yalnız hissetmemesini ve bir kızımızın kendi öz değerini fark etmesini diliyorum. Kadınlarımıza son sözüm şudur: Lütfen kendinize değer verin; çünkü siz çok değerlisiniz! Kendi değerimizi biz bilmezsek, başkalarının da bize değer vermesini bekleyemeyiz. Kendimizi sevmeyi, haklarımızı savunmayı ve gerektiğinde kendi hayatımız için cesur adımlar atmayı öğrenmeliyiz. Çünkü benim için yazarlık; yalnızca kelimeleri yan yana getirmek değil, insanın yüreğine dokunmak, sessiz kalanların sesi olmak ve kadınlarımıza bir umut ışığı yakmaktır.

“Duvarlara Gülen Çocuk – Hayal ve Gerçek” adlı romanınızın çıkış noktası nedir? Eserinizde ele aldığınız toplumsal gerçeklikler ve okura vermek istediğiniz mesaj hakkında neler söylemek istersiniz?

Duvarlara Gülen Çocuk: Hayatın İçinden Bir Hikâye: Duvarlara Gülen Çocuk, hayatın içinden süzülüp gelen, geçmişten geleceğe uzanan olağanüstü yaşanmışlıkları, törelerin gölgesinde alınan kararları ve insan yüreğinin derinliklerinde saklı kalan gerçekleri anlatıyor. Başarmanın yollarını ararken, ölüm pahasına bile olsa insanın içinde taşıdığı ağır bir sır ya da anlatılmamış bir hikâye vardır. Her hayat, inişler ve çıkışlarla doludur. Tıpkı benim hayatım gibi… Yaşanmış acılar, gizli kalmış gerçekler ve insanın kendi içine ördüğü bir hayat felsefesi vardır. Bazen insan, sanki evren kaderimizi sınamak istercesine bizimle bir oyun oynuyormuş gibi hisseder. Peki, önce benim hikâyemden başlayalım mı? Bu hikâye, geçmişten günümüze uzanan ve ne yazık ki hâlâ yaşanmaya devam eden bir gerçeği temsil ediyor: Törelerin ve komşular arasındaki düşmanlıkların gölgesinde yarım bırakılan sevdaları… Birbirine düşman iki komşu ailenin çocukları, bütün engellere rağmen birbirlerine delicesine âşık olurlar. Ancak ailelerin inatları, düşmanlıkları ve töre baskısı yüzünden sevdalarına sahip çıkamazlar. Birbirlerini ne kadar çok sevseler de farklı insanlarla evlenmeye zorlanırlar. Yıllar geçer… Zaman, yaşanan acıları ve yarım kalan sevdaları geride bırakmış gibi görünür. Fakat geçmişin izleri, yeni neslin hayatında yeniden karşılarına çıkar. Bu kez onların çocukları bir araya gelir ve birbirlerine âşık olurlar. Anne babalarının bir zamanlar yaşayamadığı sevgiyi, bu kez çocukları yaşamak ister. Onlar, geçmişin düşmanlıklarına ve törelerin baskısına boyun eğmemeye karar verirler. Kendi sevdalarına sahip çıkar, el ele tutuşur ve ölüm pahasına bile olsa o köyden ayrılarak kendi hayatlarını kurmak üzere yola çıkarlar. Bu hikâye; geçmişin yanlışlarından ders almayı, sevginin önüne örülen duvarları yıkmayı ve insanın kendi kaderini belirleme mücadelesini temsil ediyor. Çünkü bazen bir kuşağın yaşayamadığı mutluluğu, bir sonraki kuşak yaşamak için mücadele eder. Ve bazen gerçek sevgi, insanın yalnızca sevdiğine değil, kendi hayatına da sahip çıkmasıdır.

Hayata Eksi Bir Başlangıç adlı eserinizin başlığı oldukça dikkat çekici. Bu kitabı yazma düşüncesi nasıl doğdu? Eserinizle okurlara hangi mesajı vermek istediniz?

Hiçbirimiz dünyaya eşit şartlarda gelmeyiz. Bazılarımızın hayatı daha zor, daha çetin geçer. Güzelliklere ulaşabilmek için daha çok çabalamamız, daha fazla sabretmemiz gerekir. İşte tam da bu noktada hayatın sınavı başlar. Tıpkı eserimde anlatılan hayat hikâyesinde olduğu gibi… Erken yaşta pek çok zorlukla karşılaşmış, ailesinin fertleri tarafından önüne engeller konulmuş bir kadın… Şiddetin her türlüsünü yaşamış, fakat hiçbir zaman yılmamıştır. Ailesinde bulamadığı sevgiyi evliliğinde aramış, ancak orada da aradığını bulamamıştır. Çünkü kimse onu kendisinin sevdiği kadar sevmemiştir. Zamanla anlamıştır ki her insanın içinde, henüz tanımadığı başka bir insan vardır. “Hayata Eksi Bir Başlangıç” adlı eserimi, Anadolu’nun farklı köşelerinde ailesinden ya da eşinden şiddet gören, yaşadıklarına rağmen sesini duyuramayan kadınlarımıza ithafen kaleme aldım. Dileğim; onların seslerinin duyulması, yaşadıkları acıların anlaşılması ve kendi hayatları için yeni bir başlangıç yapabilmeleridir. Her birinin, geçmişin yüklerinden sıyrılarak hayata artık eksi birden değil, umutla ve cesaretle başlayabilmesi ümidiyle…

Karanlığın Ardındaki Aydınlık: Narin’in Hikâyesi adlı eserinizde okurları nasıl bir hikâye bekliyor? Narin’in yaşamı üzerinden hangi insani ve toplumsal gerçekliklere dikkat çekmek istediniz?

İnsanlar bazen öyle bencil ve narsist olabiliyorlar ki, bir insanın hayatını, duygularını ve geleceğe dair umutlarını nasıl etkilediklerini fark etmiyorlar bile… Karanlığın Ardındaki Aydınlık: Narin’in Hikâyesi* adlı eserimin hikâyesi, yaklaşık 25 yıl önce, bir güzellik salonunda çalıştığım dönemde başladı. O yıllarda salonuma gelen bir müşterim vardı. Zamanla aramızdaki ilişki gelişti, samimiyetimiz arttı. Dört arkadaş bir araya gelir, onlar manikür ve pedikür yaptırırken kendi hayatlarını, yaşadıkları olayları ve başlarından geçenleri birbirleriyle paylaşırlardı. Bir gün, içlerinden biri anlattığı bir olayın ardından yüzüme bakarak, “Doğru değil mi, Fatoş Hanım?” diye sordu. Ben de onu dinlerken, yaşadıklarının adeta bir romanı andırdığını düşündüm. Nitekim bana, “Hayatınız bir roman gibi,” dedi. Ardından bana dönerek şu soruyu sordu: “Benim hayatımı yazar mısın? Hayatımı bir kitap hâline getirir misin?” O an kendisine, “Ben bir yazar değilim ki,” dedim. Fakat yıllar sonra geriye dönüp düşündüğümde kendi kendime şunu sordum: “Ben neden yapamayayım? Neden başaramayayım?” İçimdeki cesareti topladım ve kendime inandım. Kolay olmayacağını biliyordum ama başarabileceğimi de hissediyordum. Çünkü bazen insanın içindeki bir hikâye, yıllarca sessizce bekler; ta ki anlatılacağı gün gelene kadar. Ve yıllar sonra, yaşanmış hayatların izlerini taşıyan bu eser ortaya çıktı. Narin’in hikâyesi, yalnızca bir aşk hikâyesi değildir. Bu eser, hak etmeyen birine verilen değerin, uğruna vazgeçilen hayallerin ve insanın kendinden uzaklaşmasının hikâyesidir. Ben de hayatımın bir döneminde, geleceğimden ve pek çok şeyden, hak etmediğini sonradan anladığım biri uğruna vazgeçtim. Yaşadıklarım bana bir gerçeği öğretti: İnsan, başkalarına değer verirken kendini unutmamalı; sevgisi uğruna kendi benliğinden vazgeçmemelidir. Narin de bencil bir kadının, kendisine zarar veren bir aşkın ve inişli çıkışlı hayat yollarının içinde kendini arıyor. Kimi zaman umudunu kaybediyor, kimi zaman geçmişiyle yüzleşiyor. Yaşadığı acılar, kırgınlıklar ve hayal kırıklıkları arasında yeniden ayağa kalkmaya çalışıyor. Peki, Narin bütün bu zorlukların içinden geçerek kendini bulabilecek mi? Kendisine zarar veren insanların etkisinden kurtulabilecek mi? En önemlisi, bir gün kendi hayallerine, gerçek aşka ve huzurlu bir hayata kavuşabilecek mi? Karanlığın Ardındaki Aydınlık: Narin’in Hikâyesi, narsist kişiliklerin insan ilişkilerinde açtığı yaraları, yanlış bir aşkın insanın hayatında bıraktığı izleri ve bütün bunların ardından gelen değişimi anlatıyor. Aynı zamanda insanın kendi gücünü yeniden keşfetmesini, ayağa kalkmasını ve hayatını değiştirebilmesini konu alıyor. Çünkü bazen en büyük mücadele, başkalarını değiştirmek değil, insanın kendisini yeniden bulmasıdır. Karanlığın en derin yerinde bile bir aydınlık vardır. Yeter ki insan, o ışığa ulaşmak için kendi gücüne inanmayı bırakmasın.

Eserlerinizde gerçek yaşam öykülerinden ne ölçüde yararlanıyorsunuz? Toplumun acılarına, insanların yaşadığı zorluklara ve tanıklık ettiğiniz olaylara yer vermek yazarlığınızı nasıl etkiliyor?

Eserlerimde gerçek yaşam öykülerinden ne ölçüde yararlanıyorum, biliyor musunuz? Kitaplarım hakkında çok güzel yorumlar alıyorum. “Tam benlik bir hikâye!” diyen okuyucularımın sayısı hiç de az değil. Bazı kadınlarımız ise, “Aman, bizim hayatımız zaten bir hikâye. Böyle üzüntülü, sıkıntılı şeyleri izlemek de okumak da istemiyorum. Okumakta zorlanıyorum, dikkatimi veremiyorum. Kitap okurken sıkılıyorum.” diyorlar. Ama bir de şu güzel sözleri söyleyen kadınlarımız var: “Yüreğinize sağlık! Harika eserler ortaya çıkarmışsınız. Seve seve okudum, hatta bir gecede bitirdim. Kitaplarınız çok akıcı. ”İşte bütün bunları duyduğumda, yazdıklarımın birilerine dokunabildiğini, onlara bir şeyler anlatabildiğini ve hayatlarına küçük de olsa bir ders bırakabildiğini hissediyorum. Bu da beni tarifsiz bir mutluluğa ulaştırıyor. Umarım bu yolculukta daha çok kadınımıza, daha çok annemize ulaşabilirim. Kaleme aldığım eserlerin okunmasını, kadınlarımızın bu hikâyelerde kendilerinden bir parça bulmasını ve yaşananlardan kendilerine bir ders çıkarmasını yürekten diliyorum. Çünkü hayatta o kadar çok şey görüyor, o kadar çok acıya ve haksızlığa tanıklık ediyoruz ki… Yaşananlar bazen o kadar üzücü, o kadar kırıcı oluyor ki bunları gördükçe gerçekten çok üzülüyorum. Keşke hiçbir kadın üzülmese, hiçbir anne gözyaşı dökmese, hiçbir insan kendini çaresiz hissetmese…Ben bir kadın olarak her zaman kadınlarımızın yanındayım. Onların seslerinin duyulmasını, değerlerinin bilinmesini ve hayatın karşısında güçlü durabilmelerini istiyorum. Unutmayın, biz kadınlar çok değerliyiz! Her kadının anlatılmayı bekleyen bir hikâyesi, içinde sakladığı bir acısı, bir umudu ve yeniden ayağa kalkmak için bir nedeni vardır. Ben de kalemimle o hikâyelere dokunmak, sessiz kalanların sesi olmak ve kadınlarımızın yüreklerine bir umut ışığı bırakmak istiyorum. Dilerim yazdığım her eser, bir kadının yüreğine dokunur, bir annenin gözlerine umut olur ve bir insanın hayatında güzel bir iz bırakır.

Kadın olmak, toplumsal beklentiler ve eşitsizlikler nedeniyle zaman zaman zorlu bir mücadeleye dönüşebiliyor. Sizce günümüzde kadınların karşı karşıya kaldığı en temel sorunlar nelerdir? Kadınların özgürleşmesinin önündeki engelleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

​”Kadın olmak, ne yazık ki dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi ülkemizde de doğuştan yüklenen görünmez zırhlarla, biçilen rollerle ve bitmek bilmeyen bir ‘ispat’ çabasıyla başlıyor. Günümüzde kadınların karşı karşıya kaldığı en temel sorunların başında, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin hayatın her alanına sızmış olması geliyor. Ekonomik bağımsızlık mücadelesinden kamusal alandaki varoluş çabasına, ev içindeki adaletsiz iş bölümünden en temel hak olan yaşama ve karar alma hakkına kadar her aşamada kadınlar yapısal engellerle kuşatılmış durumunda. Kadınların özgürleşmesinin önündeki en büyük engel ise ne yazık ki yüzyıllardır zihinlere kazınan ataerkil kalıplar ve bu kalıpların toplumsal normlar kisvesi altında normalleştirilmesidir. Özgürlük, sadece fiziksel bir bağımsızlık değil; kadının kendi bedeninin, zihninin ve geleceğinin yegane söz sahibi olması halidir. Ancak ‘makbul kadın’ tanımlamaları, kadınların hayallerine ve potansiyellerine sınır çitleri çekiyor. ​Bu engelleri aşmanın yolu; eğitimi sadece bir bilgi aktarımı olarak değil, bir zihniyet dönüşümü aracı olarak görmekten, ekonomik alanda fırsat eşitliğini sağlamaktan ve en önemlisi birbirimizin sesini bastırmak yerine çoğaltmaktan geçiyor. Bizler yazarak, anlatarak ve birbirimizin hayatına dokunarak bu duvarlarda çatlaklar oluşturmaya devam edeceğiz; çünkü gerçek bir özgürlük ancak toplumsal adaletle mümkündür.”

Şiddete maruz kalan kadınların yaşadıklarını paylaşamaması veya destek aramaktan çekinmesi önemli bir toplumsal sorun. Sizce bu sessizliğin arkasında hangi toplumsal, kültürel ve psikolojik etkenler bulunuyor? Bu konuda toplumsal farkındalığı artırmak için neler yapılmalı?

Şiddete maruz kalan kadınların sessizliğinin ardında çoğu zaman korku, toplumsal baskı, ekonomik bağımlılık ve yalnız bırakılma endişesi yatıyor. Ne yazık ki bazı kadınlar yaşadıkları şiddetten dolayı utanmaları gerektiğine inandırılıyor. Oysa utanması gereken, şiddeti uygulayan kişidir. Toplumun kadına yüklediği roller ve aile kavramının yanlış yorumlanması da bu sessizliği derinleştirebiliyor. Bir yazar olarak insanın susturulmasının, anlatacak bir hikâyesi olmasına rağmen sesini duyuramamasının ne kadar ağır bir yük olduğunu düşünüyorum. Edebiyat, dile getirilemeyen acılara kelimeler kazandırabilir. Kadınların hikâyelerini görünür kılmak, onların yalnız olmadıklarını hissettirmek açısından çok önemlidir. Ancak farkındalık yalnızca kitaplarla sınırlı kalmamalıdır. Eğitim kurumları, medya, sivil toplum kuruluşları ve aileler birlikte hareket etmelidir. Kadınların yargılanmadan dinlendiği, destek alabildiği ve kendilerini güvende hissedebildiği bir toplum oluşturmalıyız. Çünkü bazen bir kadının hayatını değiştiren ilk şey, onun hikâyesine gerçekten kulak veren bir insandır.

Kadın dayanışmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Kadınların birbirlerinin yaşam mücadelelerine destek olması, toplumsal değişim ve kadınların güçlenmesi açısından ne ifade ediyor? Sizce dayanışmanın güçlenmesi için bireylere ve kurumlara hangi sorumluluklar düşüyor?

Kadın dayanışmasını, bir kadının başka bir kadının hikâyesinde kendinden bir parça bulabilmesi olarak görüyorum. Bazen hiç tanımadığımız bir kadının yaşadıkları, kendi içimizde sakladığımız duyguları açığa çıkarır. Çünkü kadınların mücadeleleri farklı olsa da adalet, özgürlük, güven ve anlaşılma arzuları çoğu zaman ortaktır.Kadınların birbirlerine destek olması yalnızca bireysel bir iyilik değil, toplumsal değişimin de önemli bir parçasıdır. Birbirinin sesini yükselten kadınlar, yalnızca kendi hayatlarında değil, kendilerinden sonra gelecek kuşakların yaşamında da iz bırakırlar. Edebiyat da bu dayanışmayı güçlendiren bir köprü olabilir. Kitaplarda anlatılan kadın karakterler, okurlarına yalnız olmadıklarını hissettirebilir.Bireylere düşen en önemli sorumluluk, başka kadınların deneyimlerini küçümsemeden dinlemek ve gerektiğinde yanlarında durmaktır. Kurumlar ise kadınların eğitim, çalışma, güvenlik ve adalete erişim olanaklarını güçlendirmelidir. Bana göre gerçek dayanışma, yalnızca zor zamanlarda el uzatmak değil, bir başkasının kendi ayakları üzerinde durabilmesi için ona alan açmaktır.

İnsan bazen yaşamına dezavantajlı koşullarda başlamak zorunda kalabiliyor. Sizce geçmişte yaşanan acılar insanın geleceğini ne ölçüde belirler? Bir insanın kendi yaşam öyküsünü yeniden yazması ve zorluklara rağmen hayata tutunması mümkün müdür?

İnsanın geçmişi, hikâyesinin ilk sayfalarını oluşturabilir; ancak bütün kitabın nasıl biteceğini tek başına belirlemez. Hepimiz hayata aynı koşullarda başlamıyoruz. Kimi insan sevgiyi ve güveni erken yaşlarda tanırken kimi, daha çocukken mücadele etmek zorunda kalıyor. Bu farklılıkları görmezden gelmek mümkün değil. Geçmişte yaşanan acılar insanın kendine, başkalarına ve dünyaya bakışını derinden etkileyebilir. Fakat insanın içinde, bütün yaşanmışlıklara rağmen yeniden başlayabilme ihtimalinin bulunduğuna inanıyorum. Bu, acıların bir anda unutulması ya da her şeyin yalnızca güçlü olmakla aşılması demek değildir. Bazen iyileşmek zaman alır; bazen bir insanın desteği, bazen de kişinin kendisini yeniden keşfetmesi gerekir. Yazarlık da bana insan hikâyelerinin tek bir çizgide ilerlemediğini düşündürüyor. En karanlık sayfalarda bile beklenmedik bir başlangıç saklı olabilir. İnsan geçmişini değiştiremez ama onunla kurduğu ilişkiyi değiştirebilir. Belki de özgürleşmenin ilk adımı budur: Başımıza gelenleri inkâr etmeden, geleceğimizi yalnızca onlardan ibaret görmemek. Çünkü insanın hikâyesi, kendisi için yeni bir cümle kurmaya cesaret ettiği yerde yeniden şekillenebilir.

Aile, bireyin kişilik gelişiminde ve yaşam anlayışının şekillenmesinde önemli bir yere sahiptir. Sizce aile içindeki ilişkiler, toplumsal değerler ve yetiştirilme biçimleri bireyin geleceğini nasıl etkiliyor? Aile yaşamınız ile yazarlık çalışmalarınızı nasıl dengeliyorsunuz?

Aile, insanın dünyayı tanıdığı ilk yerdir. Sevginin ne anlama geldiğini, güven duygusunu ve başkalarıyla nasıl iletişim kuracağımızı çoğu zaman aile içinde öğreniriz. Çocuklukta duyduğumuz sözler, gördüğümüz davranışlar ve tanık olduğumuz ilişkiler, yıllar sonra bile düşüncelerimizde ve kararlarımızda kendini gösterebilir. Elbette insan yalnızca ailesinin öğrettikleriyle şekillenmez; zamanla kendi deneyimleriyle değişir, sorgular ve kendi değerlerini oluşturur. Bir yazar olarak aile ilişkilerinin insan karakteri üzerindeki etkisini gözlemlemeyi önemsiyorum. İnsanların neden belirli kararlar aldığını, neden bazı duygularını ifade edemediğini ya da geçmişlerinden neden kopamadığını anlamaya çalışmak, karakterlerimi oluştururken bana yol gösteriyor. Çünkü edebî karakterler de tıpkı gerçek insanlar gibi yetiştikleri çevrenin izlerini taşır. Aile yaşamı ile yazarlığı dengelemek ise zaman zaman özen ve disiplin gerektiriyor. Yazmak, insanın kendisiyle baş başa kalmasını isteyen bir uğraş. Bununla birlikte yaşamın içinden uzaklaşmadan yazmanın da çok değerli olduğunu düşünüyorum. İnsan ilişkileri, gündelik konuşmalar ve aile içindeki küçük anlar, bir yazarın dünyasını besleyen en önemli kaynaklardan bazılarıdır. Benim için hayat ve edebiyat birbirinden ayrı iki alan değil; birbirini besleyen iki ayrı damardır.

Sosyolojik açıdan edebiyat, toplumun görünmeyen sorunlarını ortaya çıkaran ve bireylerin dünyayı farklı açılardan değerlendirmesini sağlayan güçlü bir araçtır. Sizce yazarların toplumsal sorunları ele alma ve kamuoyunda farkındalık oluşturma konusunda nasıl bir sorumluluğu vardır? Edebiyatın toplumsal değişime öncülük edebileceğine inanıyor musunuz?

Edebiyatın en önemli gücünün, çoğu zaman görmezden gelinen insanları ve meseleleri görünür kılmasında yattığına inanıyorum. Bir haber bize bir olayın gerçekleştiğini anlatabilir; bir roman ise o olayın bir insanın hayatında nasıl bir iz bıraktığını hissettirebilir. Okur, bir karakterin dünyasına girdiğinde daha önce anlamlandıramadığı duygularla karşılaşabilir. İşte edebiyatın insanı dönüştüren tarafı burada ortaya çıkar. Yazarların toplumsal sorunları ele alırken önemli bir sorumluluğu vardır. Bu sorumluluk, her eserinde bir mesaj vermek ya da okura ne düşünmesi gerektiğini söylemek değildir. Asıl mesele, insanı ve toplumu bütün karmaşıklığıyla anlatabilmek, soru sormaktan çekinmemek ve sessiz bırakılan hikâyelere yer açmaktır. Bir yazarın görevi yalnızca cevaplar sunmak değil, okurun kendi cevaplarını aramasına da yardımcı olmaktır. Edebiyatın toplumsal değişime öncülük edebileceğine inanıyorum; ancak bu değişimin her zaman bir anda gerçekleşmesini beklememek gerekir. Bazen bir kitap, bir insanın düşüncesini değiştirir. O insanın değişen düşüncesi, davranışlarına ve çevresine yansır. Böylece küçük görünen bir etki zamanla büyüyebilir. Bana göre edebiyat, dünyayı tek başına değiştirmese bile insanların dünyayı değiştirme biçimlerine yön verebilir.

Yazarlık yolculuğunuzda elde ettiğiniz başarılar, katıldığınız edebî etkinlikler ve aldığınız ödüller hakkında bilgi verir misiniz? Bugüne kadar sizi en çok etkileyen gelişme veya bir okurunuzdan aldığınız ve unutamadığınız bir geri bildirim oldu mu?

Yazarlık yolculuğunda elde edilen başarıları yalnızca ödüllerle ya da katılınan etkinliklerle ölçmenin yeterli olmadığını düşünüyorum. Elbette bir eserin takdir görmesi, edebî etkinliklerde yer almak ve daha fazla okura ulaşmak insanı mutlu ediyor. Ancak benim için yazarlığın en anlamlı tarafı, bir kitabın hiç tanımadığım bir insanın hayatına dokunabilmesi. Bir okurun, yazdığım satırlarda kendi duygularını bulduğunu söylemesi, edebiyatın neden bu kadar güçlü bir alan olduğunu yeniden hatırlatıyor. Çünkü yazar, eserini tamamladığında hikâye artık yalnızca kendisine ait olmaktan çıkıyor. Okur, o hikâyenin içine kendi anılarını, korkularını, umutlarını ve hayallerini yerleştiriyor. Böylece aynı kitap, farklı insanların hayatında bambaşka anlamlar kazanabiliyor. Beni en çok etkileyen gelişmenin, yazdıklarımın bir başkasına yalnız olmadığını hissettirebilmesi olduğunu söyleyebilirim. Bir insanın kendisini anlaşılmış hissetmesine vesile olmak, benim için edebî başarının en kıymetli biçimlerinden biridir. Çünkü bazen bir kitabın gerçek değeri, kaç kişiye ulaştığından çok, ulaştığı insanlarda nasıl bir iz bıraktığıyla anlaşılır.

Günümüzde dijital yayıncılık ve sosyal medya, yazarların okurlara ulaşmasını kolaylaştırıyor. Sizce bu gelişmeler edebiyat dünyasını, kitap okuma alışkanlıklarını ve yazar-okur ilişkisini nasıl etkiliyor? Dijital çağda edebî niteliğin korunması konusunda nelere dikkat edilmeli?

Dijital yayıncılığın ve sosyal medyanın edebiyat dünyasına önemli fırsatlar sunduğunu düşünüyorum. Eskiden bir yazarın okuruna ulaşması belirli yayın kanallarıyla sınırlıyken bugün farklı şehirlerde, hatta farklı ülkelerde yaşayan insanlar aynı eser etrafında buluşabiliyor. Genç yazarların kendilerini tanıtabilmesi, okurların yeni kitaplarla karşılaşması ve edebiyat üzerine tartışmaların geniş kitlelere ulaşması bu gelişmelerin olumlu sonuçları arasında yer alıyor. Bununla birlikte hızın giderek arttığı bir çağda, edebiyatın ihtiyaç duyduğu derinliği korumak da önemli bir mesele hâline geliyor. Sosyal medya, dikkatimizi kısa sürede birçok farklı noktaya yönlendiriyor. Oysa edebiyat bazen yavaşlamayı, bir cümlenin üzerinde durmayı ve bir karakterin duygularını anlamak için zaman ayırmayı gerektirir. Bir kitabın değerini yalnızca ne kadar konuşulduğuyla veya ne kadar satıldığıyla ölçmemeliyiz. Dijital çağda edebî niteliği korumak için dilin özenle kullanılması, metinlerin titizlikle hazırlanması ve özgünlüğün önemsenmesi gerektiğine inanıyorum. Teknoloji, edebiyatın önünde bir engel değil; doğru kullanıldığında onu daha geniş kitlelere taşıyan bir araçtır. Önemli olan, okura ulaşma arzusuyla anlatacaklarımızın derinliğini kaybetmemek. Çünkü araçlar değişse de insanın anlaşılma, anlamlandırma ve hikâye dinleme ihtiyacı varlığını sürdürüyor.

Son olarak, üzerinde çalıştığınız veya gelecekte okurlarla buluşturmayı düşündüğünüz yeni eserleriniz var mı? Eserlerinizle okurlarınızın hayatına nasıl bir iz bırakmak istersiniz? Ayrıca yazarlığa adım atmak isteyen gençlere ve yaşam mücadelesi veren kadınlara iletmek istediğiniz mesaj nedir?

Yazmak benim için insanı, hayatı ve içinde yaşadığımız dünyayı anlamaya yönelik hiç bitmeyen bir yolculuk. Bu yolculukta yeni hikâyeler keşfetmek, farklı karakterlerin dünyasına girmek ve daha önce yeterince anlatılmamış meseleleri kelimelerle görünür kılmak istiyorum. Gelecekte okurlarla buluşacak eserlerimde de insanın iç dünyasına, yaşam mücadelesine, ilişkilerine ve yeniden başlayabilme gücüne yer vermeyi önemsiyorum. Bir kitabın okurun hayatında nasıl bir iz bırakacağını önceden bilmek mümkün değil. Ancak yazdıklarımın, bir insanın kendisini daha iyi anlamasına, başka hayatlara daha duyarlı yaklaşmasına ya da zor bir dönemden geçerken umudunu korumasına katkıda bulunmasını isterim. Çünkü bazen bir kitap, hayatımızı bütünüyle değiştirmese bile hayata baktığımız pencereyi değiştirebilir. Yazarlığa adım atmak isteyen gençlere söylemek istediğim en önemli şey, kendi seslerini bulmaktan korkmamalarıdır. Çok okumalarını, gözlem yapmalarını, hayatın içindeki ayrıntılara dikkat etmelerini ve yazmaktan vazgeçmemelerini öneririm. İlk cümleleri kusursuz olmak zorunda değil; önemli olan yazmaya cesaret etmek ve kendini geliştirmeye devam etmektir. Yaşam mücadelesi veren kadınlara ise şunu söylemek isterim: Hayatınızın değerini başkalarının sizin hakkınızda verdiği kararlarla ölçmeyin. Zor zamanlardan geçmek, güçsüz olduğunuz anlamına gelmez. Yardım istemekten çekinmeyin, birbirinizin sesini duyun ve hayallerinizi ertelemek zorunda kaldığınızda bile onları bütünüyle terk etmeyin. Her insanın anlatılmaya değer bir hikâyesi vardır. Kendi hikâyenizin yalnızca yaşadığınız zorluklardan ibaret olmadığını unutmayın; bundan sonraki sayfaları yazmak için hâlâ fırsatınız var.

Bir Kadının Hikâyesinden Topluma Uzanan Ses

Fatma Çarıklıoğlu’nun anlattıkları, bir yazarlık serüveninin yanı sıra yarım kalan hayallerin, toplumsal baskıların ve insanın kendi yaşamına yeniden yön verme çabasının da izini sürüyor. Çocuklukta filizlenen yazma arzusundan kadınların görünmeyen mücadelelerine uzanan bu söyleşi, edebiyatın yalnızca hikâyeler anlatmadığını; kimi zaman dile getirilemeyen deneyimlere alan açtığını ve okuru kendi kabullerini yeniden düşünmeye çağırdığını gösteriyor.

Törelerin gölgesinde kalan sevdalar, şiddet karşısında sessizliğe itilen kadınlar, ilişkilerde kaybolan benlik ve yeniden başlama ihtimali… Çarıklıoğlu’nun eserlerinde farklı biçimlerde karşımıza çıkan bu temalar, bireysel hikâyelerle toplumsal gerçeklikler arasındaki bağı hatırlatıyor. Her hayatın anlatılmaya değer bir tarafı olduğunu vurgulayan bu yaklaşım, okuru başkalarının yaşadıklarına daha dikkatli bakmaya davet ediyor.

Türk dili ve edebiyatına, Türk şiirine ve şairlerine; ayrıca mesleğinde emek vererek topluma değer katan insanlara vefa göstermek amacıyla sürdürdüğümüz söyleşi dizimizde, Sayın Fatma Çarıklıoğlu’nun yaşam deneyimlerine, edebî çalışmalarına ve toplumsal meselelere ilişkin değerlendirmelerine yer vermekten memnuniyet duyduk. Değerli zamanını ve düşüncelerini bizimle paylaştığı için kendisine teşekkür ediyor, edebiyat yolculuğunda başarılarının devamını diliyoruz.

Bazen bir kalemin gücü, yalnızca anlattığı hikâyede değil, o hikâyenin ardından okurun dünyaya başka gözlerle bakmaya başlamasında saklıdır. Çünkü bir kitap, kimi zaman bir hayatı anlatırken başka hayatların da sesini duyurur.

PaylaşTweetPaylaşGönder
Önceki Haber

Açıköğretim kayıtlarında son gün! Bir milyon öğrenci barajı aşıldı

Sonraki Haber

Avrupa’da saatler değişti, Türkiye’de değişmedi! Telefon, bilgisayar ve uçak saatlerinde nelere dikkat edilmeli?

Filozof Sosyolog

Filozof Sosyolog

Jale ERDOĞMUŞ, İstanbul'da doğdu. Muğla Üniversitesi İİBF Dış Ticaret ve Eskişehir Anadolu Üniversitesi İİBF İşletme ve yine aynı üniversitede Sosyoloji eğitimleri aldı. 2010 yılında Kanada Toronto LSC'de dil eğitimi, 2018'de Siyaset Akademisi, 2019 Kuantum Düşünce Teknikleri Eğitimi ve 2024'te İstanbul Üniversitesi Uzaktan Eğitim kapsamında Dijital Pazarlama Yönetimi Sertifika Eğitimleri aldı. Çeşitli haber sitelerinde ve internet gazetelerinde köşe yazarlığı ve içerik üretici yazarlığı yapmakta. Kendine özgü yazılar yazmayı ve şiirler yazıp, yorumlamayı seviyor. Çeşitli antoloji sitelerinde şiirleri mevcuttur. Yayınlanmış çeşitli kitaplarda makaleleri yer almaktadır. “Türk Dili ve Edebiyatı, Türk Şiiri ve Türk Şairleri” başta olmak üzere; bilim, sanat ve topluma katkı sunan farklı meslek alanlarında başarılı çalışmalar gerçekleştiren isimlerle “Vefa” yazı dizisi kapsamında söyleşiler gerçekleştirmektedir. Eseri: "Filozof Sosyolog Gözüyle Dijital Çağ: Toplumsal Çürümeye Yol açan Tiktok Sorunsalı" ve Filozof Kırmızısı, Edebiyata Gönül Verenler ve Mütalaa Kitaplarının Yazarıdır (Yazım aşamasında, süreç devam ediyor).

İlgili Haberler

İnsan kendini ne kadar sevebilir?
Yazarlar

İnsan kendini ne kadar sevebilir?

25 Ekim 2026
Özlem mi, nefret mi?
Yazarlar

Özlem mi, nefret mi?

24 Ekim 2026
Yanlış misafir
Yazarlar

Yanlış misafir

24 Ekim 2026
Egolu Otobüsler ve 480 Hatlı Yaşam Mücadelesi: Şehir İçi Seyir Tiyatrosu
Yazarlar

Egolu otobüsler ve 480 hatlı yaşam mücadelesi: Şehir içi seyir tiyatrosu

23 Ekim 2026
Kalbi noksanmış, yüreği kararmış insanoğlu.. 
Yazarlar

Kalbi noksanmış, yüreği kararmış insanoğlu.. 

22 Ekim 2026
Batıkent - Sincan metro aktarması ve "Kolu tutun, düşmeyin" felsefesi
Yazarlar

Batıkent – Sincan metro aktarması ve “Kolu tutun, düşmeyin” felsefesi

22 Ekim 2026
Sonraki Haber
Avrupa'da saatler değişti, Türkiye'de değişmedi! Telefon, bilgisayar ve uçak saatlerinde nelere dikkat edilmeli?

Avrupa'da saatler değişti, Türkiye'de değişmedi! Telefon, bilgisayar ve uçak saatlerinde nelere dikkat edilmeli?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

En Güncel Haberler

Haberler

Brezilya’da Lula da Silva yeniden devlet başkanı seçildi

26 Ekim 2026
Avrupa'da saatler değişti, Türkiye'de değişmedi! Telefon, bilgisayar ve uçak saatlerinde nelere dikkat edilmeli?
Özel Haber

Avrupa’da saatler değişti, Türkiye’de değişmedi! Telefon, bilgisayar ve uçak saatlerinde nelere dikkat edilmeli?

26 Ekim 2026
Yazar Fatma Çarıklıoğlu ile kadın ve edebiyat
Yazarlar

Yazar Fatma Çarıklıoğlu ile kadın ve edebiyat

26 Ekim 2026

Günün Popüler Haberleri

  • Tümü
  • Sağlık Haberleri
  • Kültür ve Sanat
Yaşam

Otomobilin motor kısmına sıkışan yavru kedi kurtarıldı

25 Ekim 2026
Yaşam

Türkiye’de bir ilk Bitlis’te: Çığ riskine karşı ‘kar perdesi’ ve ‘kar köprüsü’ önlemi!

25 Ekim 2026
Yaşam

Nemrut Kalderası’nda sonbahar bereketi: “Adeta bizleri büyülüyor”

25 Ekim 2026
Yaşam

Sakarya İtfaiyesi’nden Goodyear ekibine yangın eğitimi: 10 günlük zorlu maraton tamamlandı

25 Ekim 2026
Önceki Sonraki
Haberton

Haberton

Sizin için tonla haber!

Türkiye'de tarafsız bir medya, vatandaşın haber alma hakkı çerçevesinde gerçek haberleri takip edebileceğiniz, tonlarca habere ulaşın!

Son Dakika

Ümit Kocasakal İstanbul Barosu Başkanı seçildi! İşte seçim sonuçları

Ümit Kocasakal İstanbul Barosu Başkanı seçildi! İşte seçim sonuçları

- Haberton
26 Ekim 2026

İstanbul Barosu 128’inci Olağan Genel Kurulu’nun ikinci gününde başkanlık seçimi için oy kullanma işlemi sona erdi. Oy sayımının tamamlanmasının ardından...

Avrupa’da saatler değişti, Türkiye’de değişmedi! Telefon, bilgisayar ve uçak saatlerinde nelere dikkat edilmeli?

Hastaneye giden herkesin bilmesi gereken 10 hasta hakkı! Çoğu kişi bunlardan habersiz

25 Ekim Dünya Spina Bifida ve Hidrosefali Günü: Anne karnında başlayan sessiz risk! Erken tanı hayatı değiştiriyor

Türk cam sektörünün küresel gücü: Şişecam’ın 90 yıllık hikâyesi ve dünya pazarındaki yükselişi

Güncel Haber

Brezilya’da Lula da Silva yeniden devlet başkanı seçildi

26 Ekim 2026
Avrupa'da saatler değişti, Türkiye'de değişmedi! Telefon, bilgisayar ve uçak saatlerinde nelere dikkat edilmeli?

Avrupa’da saatler değişti, Türkiye’de değişmedi! Telefon, bilgisayar ve uçak saatlerinde nelere dikkat edilmeli?

26 Ekim 2026
  • Hakkımızda
  • Yayın İlkeleri
  • İletişim
  • Kullanım Şartları ve Gizlilik Politikası
  • Güvenlik Politikası

© 2026 Haberton

Tekrar Hoş Geldiniz!

Aşağıda hesabınıza giriş yapın

Şifrenizi mi unuttunuz?

Şifrenizi alın

Şifrenizi sıfırlamak için kullanıcı adınızı veya e-posta adresinizi girin lütfen.

Giriş Yap

Yeni Çalma Listesi Ekle

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Göster
  • Öne Çıkanlar
  • Özel Haber
  • Gündem
  • Politika
  • Dış Haberler
  • İş Dünyası
  • Kültür & Sanat
  • Sağlık
  • Yaşam
  • Yerel
  • Spor
  • Yazarlarımız

© 2026 Haberton