Kendi evinde kaybolan bir adam, kaybolduğunu nereden anlar?
Odanın havasından anlar. Tanıdığı bir evde yabancı bir koku alırsa, biri içeri girmiş demektir. Zihin de böyledir. Kafa karışıklığı, kendi odanda başkasının ayak izini bulmaktır.
Bakın, kafası karışık insanlara, siz dahil, kendinize de bakın, geçin bir aynanın karşısına, şunu söyleyeyim: karışıklık çoğu zaman bilgi eksikliğinden doğmaz. Yanlış misafirden doğar. Düşünce adamıysanız, aklın yolunda yürüdüğünü söylüyorsanız, kafanızın karıştığı yerde işin içine duygu girmiştir. Duygusal bir insansanız, inançlıysanız, kalbinizle yaşıyorsanız, kafanızın karıştığı yerde işin içine düşünce girmiştir.
Bu kadar basit ve bu kadar can sıkıcı.
Önce düşünce adamına bakalım, çünkü o kendini en çok koruyan kişidir. Elinde bir akıl yürütme vardır, düzgün kurulmuş, kusursuz görünen, her halkası bir öncekine bağlanan bir zincir. Ama o zincirin bir yerinde, kimsenin fark etmediği küçük bir dikiş yeri bulunur. Dikişin altında ne var, biliyor musunuz? Bir sevgi ya da bir kin. Bir kırgınlık, bir hayranlık, bir çocukluk hatırası. Adam siyasi bir meseleyi tartıyorum sanıyor, oysa yıllar önce kendisine nezaketsiz davranmış birine hesap soruyor. Zekâsı ne kadar parlaksa gerekçesi o kadar zarif olur, zarafet büyüdükçe altındaki duygu daha iyi saklanır. Akıl çoğu zaman duygunun avukatıdır ve iyi bir avukat, müvekkilinin suçlu olduğunu hiç belli etmez.
İnançlı insanın hâli ise bambaşkadır, ama aynı derecede ilginç. Onun evi sıcaktır, ışığı yumuşaktır, kapısı açıktır. Ne zaman kafası karışır? Bir soru kapıyı çaldığında. Masum bir çocuğun neden acı çektiğini sorduğunda, kendi kutsal bildiği şeyin tarihte nelere yol açtığını duyduğunda, sevdiği bir önderin söylediği bir cümlenin kendi vicdanına uymadığını fark ettiğinde. O an içinde bir şey sarsılır ve inançlı adam bu sarsıntıya bir ad koyar: vesvese, imtihan, şüphe, şeytanın işi. Oysa o sarsıntı bir saldırı değildir. Evine akıl girmiştir. Düşünce kapıyı çalmıştır ve adam kapıyı açmak yerine kapıya çarpmaktadır. Kafasının karıştığı yer, düşünmeye en çok yaklaştığı yerdir.
Bu insanların kendi evlerinde ne kadar rahat olduğuna dikkat edin. Düşünen adam düşüncesinin içinde huzurludur, inanan adam inancının içinde. Sıkıntı misafir odasında başlıyor. Biri kalbin kapısını, öteki aklın kapısını aralık bırakmış ve içeri giren kişiyi tanımıyor.
Üstelik bu misafir hep aynı kılıkta gelmez. Bazen bir nezaket olarak gelir, bazen bir kuşku, bazen bir yorgunluk. Kimi zaman çocukluğunuzda duyduğunuz bir cümlenin sesi olarak, kimi zaman sevdiğiniz birinin yüzü olarak. En sinsisi de haklılık kılığında gelendir: kendinizi öyle emin hissedersiniz ki, bu eminliğin nereden geldiğini sormak aklınıza bile gelmez. Emin olmak bir bilgi değil, bir duygudur ve çoğu zaman en yoğun hissedildiği yerde en az sınanmıştır.
Şimdi aynaya dönün ve kendinize sorun: hangi tartışmada sesinizi yükseltiyorsunuz?
Öfke bir işarettir, kafanızın nerede karıştığını gösteren kırmızı bir ışık. Düşünen adam inançlı birine kızıyorsa, çoğu zaman kızdığı şey o insanın akılsızlığı değildir. Kıskandığı şey o insanın sıcaklığıdır, hiçbir kanıta ihtiyaç duymadan huzur bulabilmesidir. İnançlı adam düşünene öfkeleniyorsa, öfkesinin kaynağı düşünenin küstahlığı değildir. Korktuğu şey, o soruların kendi içinde de yankılanmasıdır. Her öfke bir itiraftır, ağzı kapalı bir itiraf.
Bu yazıyı bir arınma çağrısı sanmayın. Saf bir düşünce adamı yoktur, saf bir inançlı da yoktur. İnsan karışık bir malzemedir, hep öyle olmuştur. Çağlar boyunca filozoflar da rahipler de aynı gizli kapıdan girip çıktılar; birinin elinde kitap, ötekinin elinde tespih vardı, ama yüzlerindeki ifade aynıydı: bildiğini sanan, bilmediğini bilmek istemeyen insanın o dingin, o rahat ifadesi. Sorun karışık olmak değildir. Sorun, konuşan kişinin kim olduğunu bilmemektir.
Düşünen adamın en büyük yalanı, duygusunu mantık diye sunmasıdır. İnanan adamın en büyük yalanı, düşüncesini ilham diye sunmasıdır. Biri “ben sadece gerçeklere bakıyorum” der, öteki “bana böyle bildirildi” der. Sözler başka, iş aynı: kendi içindeki yabancıyı gizliyor. Tarihin büyük zulümlerine bakın, çoğunun başında ya duygusunu kanıt diye sunan bir akıl ya da aklını hüküm diye sunan bir inanç bulursunuz. Kimse “ben sadece korkuyordum” ya da “ben sadece öfkeliydim” demedi. Hepsi, gerekçesi çok temiz bir cümle kurdu.
Bunun çaresi, kendimizi parçalara ayırmak değil, hangi yanımızın konuştuğunu açıkça söyleyebilmektir. “Şu an kalbimle konuşuyorum” demek bir zayıflık değildir. “Şu an bunu aklımla çözemiyorum, sadece böyle hissediyorum” demek, düşünceye yapılabilecek en büyük saygıdır. Böyle konuşan insan, yanılsa bile karşısındakini aldatmamış olur; en azından masaya hangi kimlikle oturduğunu bildirmiştir. İnanan adamın “bu soru beni rahatsız ediyor ama ondan kaçmayacağım” demesi de inancına yapılabilecek en büyük saygıdır. Dürüstlük, saflıkta değil, adını koymakta yatar.
Kafanız karıştığında kendinize şunu sorun: şu an evime kim girdi?
Aklınızın içinde bir duygu yürüyorsa onu durdurun, adını sorun. Kalbinizin içinde bir kuşku dolaşıyorsa onu kovmayın, sofraya oturtun. Çünkü karışıklık bir hastalık değil, bir ihbardır. Zihninizin tanımadığınız bir odasında ışığın yandığını haber verir.
Çoğu zaman o odadaki yabancı, aynada hiç bakmadığınız yüzünüzdür.













