Geçen bahar Edirnekapı’dan Topkapı’ya doğru surların dibinden yürüyordum. Taşların arasından, hiç yoktan, bir incir fidanı fışkırmıştı. Kimse dikmemişti. Bir kuş yemiş, bir kuş düşürmüş, gerisini incir halletmiş.
Yanımdan geçen yaşlı bir adam fidana baktı, başını salladı: “Bunlar sökülmez evlat. Söksen de tekrar çıkar.”
Theodosius surları on altı asırlık bir inattır. 1453’te Osmanlı toplarına teslim olana kadar bin yılı aşkın süre ordulara, kuşatmalara, mancınıklara dayandılar. Bugün yer yer yıkık, yer yer onarılmış, ama hâlâ ayaktalar. Ve her baharda, her çatlakta, o devasa taşlar küçük bir çekirdeğe yenilmeye devam ediyor.
Bizim dilde değersiz şeye “incir çekirdeğini doldurmaz” denir. Zalimlerin özgürlük hakkındaki görüşü de tam olarak budur.
Ben o fidana bakarken başka bir şey düşündüm. Sur yerinde durmak için her gün çabalamak zorunda. Bakım ister, onarım ister, bekçi ister. İncirin ise hiçbir şeye ihtiyacı yok. Biraz toprak, biraz su, bir çatlak. Gerisi doğanın kendi işi.
Baskının bütün sırrı bu. Onu ayakta tutmak sürekli emek ister, çünkü doğaya aykırıdır. Özgürlük ise kimseden talimat almaz. Kendiliğinden filizlenir.
İmparatorlukların kontrol takıntısı da bu yüzden çaresizdir. Her şeyi yasaklarlar, her şeyi sayarlar, her şeyi dinlerler. Bir tek şunu hesaba katamazlar: Bir duvar ne kadar yüksek olursa, çatlağı o kadar uzun olur.
On altıncı yüzyılda bir Fransız genci, Étienne de La Boétie, Gönüllü Kulluk Üzerine diye bir söylev yazdı. Dostu Montaigne’in anlattığına göre henüz on sekiz yaşındaydı. Söylediği şey o kadar basitti ki, neredeyse beş yüz yıldır hâlâ unutuluyor. Zalimin gücü kendinden gelmez, ona boyun eğenlerden gelir. Halk hizmet etmeyi bıraksa, zorba ayaklarının altındaki kaide çekilmiş bir heykel gibi kendi ağırlığıyla yıkılır. Ona karşı savaşmaya bile gerek yoktur. Ona hizmet etmeyi bırakmak yeter.
Otorite dışarıdan heybetli görünür. İçeriden ise kırılgandır.
Aralık 1989’da Bükreş’te Çavuşesku halkın önüne çıktı. Kalabalık her zamanki gibi alkışlayacaktı. Önce bir yerden bir yuhalama yükseldi. Sonra bir başkası. Adamın yüzündeki şaşkınlık o gün televizyonlarda canlı yayınlandı. Yıllarca korkuyla susturulmuş bir meydanın sesi birkaç dakikada tersine döndü. Diktatör ertesi gün kaçıyordu.
Baskı dediğimiz şey, korkunun taktığı bir maskeden ibaret. Maskenin arkasında en çok korkan, maskeyi takandır.
Aynı yıl Berlin’de duvarı yıkan da bir ordu değildi. Bir hükümet sözcüsünün basın toplantısında ağzından kaçırdığı yanlış bir cümleydi. İnsanlar sınır kapılarına koştu. Nöbetçiler ne yapacaklarını bilemedi. Bir gecede yirmi sekiz yıllık beton, hatıra taşı olarak satılmaya başladı.
İncir çekirdeğini doldurmaz bir cümle.
Montgomery’de Rosa Parks 1955’te otobüste yerini bir beyaza vermeyi reddettiğinde, yıllar sonra yazdığına göre yorgun olduğu tek şey boyun eğmekti. Sonra bir şehrin otobüsleri bir yılı aşkın süre boş dolaştı. Tek bir hayır, tek bir koltuk, tek bir kadın. Ateş bazen bir kibritten değil, bir yorgunluktan tutuşur.
Bizim topraklarda yönetilen insana yüzyıllarca reaya dendi. Kelimenin kökü, güdülen sürü anlamına gelir. Tarım toplumunda insan toprağa bağlıydı, toprağın sahibine de. Çoban değişirdi, sürü kalırdı. Sanayi çağı insanı tarladan alıp şehre, fabrikaya, okula götürdü. Sürü, kalabalığa dönüştü. Kalabalık da bir gün kendine bir soru sordu: Bizi kim, neden güdüyor?
Rönesans o sorunun ilk kıpırtısıydı. Aydınlanma, sorunun yüksek sesle sorulmasıydı. Biz o soruyu hep fısıltıyla sorduk. Fısıltı da bir sestir ama. Çatlakları ilk dolduran hep fısıltılardır.
Şunu da saklamayayım: Özgürlüğün ilk günü en zor gündür. Kafesin kapısı açıldığında kuş hemen uçmaz. Bir süre kapıya bakar, dışarıya bakar, kanatlarını hatırlamaya çalışır. Uzun süre emir almaya alışmış insan da öyledir. Kimse ona ne yapacağını söylemeyince boşluğa düşer. Zalimlerin en çok güvendiği şey, bu boşluk korkusudur.
Özgürlük bir çocuk gibidir. Kırılgandır, bakım ister, sabır ister. Ama satın alınamaz. Satılamaz da. Satmaya kalkan, elinde başka bir şey tuttuğunu geç anlar.
Sevgili okur, size kahramanlık önermiyorum. Herkes Rosa Parks olamaz, herkes Bükreş meydanında ilk yuhalayan olamaz. Ama herkes bir çekirdek olabilir. Küçük bir hayır, küçük bir soru, susulması beklenen yerde söylenmiş küçük bir cümle. Her biri tek başına incir çekirdeğini doldurmaz.
Sonra bir bahar, hepsi birden yeşerir. Dereler gibi. Önce damla, sonra çağlayan, sonra yatağına sığmayan bir sel. O gün kimse durduramaz, çünkü durduracak olanlar sayıca azdır. Hep azdılar zaten. Sadece biz bunu unutmuştuk.
O yaşlı adam haklıydı. Surların bekçileri yüzyıllardır incirleri söküyor. İncirler yüzyıllardır yeniden çıkıyor.
Hangisinin yorulacağını söylemeye gerek var mı?












