Son zamanlarda kime “Nasılsın?” diye sorsanız, aldığınız cevap genellikle derin bir iç çekişle başlıyor. Ardından cümle otomatik olarak oraya bağlanıyor: Ekonomiye, piyasalara, faturalara ve bitmek bilmeyen geçim telaşına.!
Haklıyız. Sabah kalktığımız andan gece başımızı yastığa koyduğumuz ana kadar hepimiz görünmez bir hesap makinesinin tuşlarına basıyoruz. “Bu ay bütçeyi nasıl denkleştireceğiz?”, “Geleceğe dair nasıl bir güvence oluşturacağız?” soruları, zihnimizin arkasında sürekli çalışan bir yazılım gibi. Ekonomi, artık sadece televizyonlardaki uzmanların tartıştığı soğuk rakamlardan ibaret değil; mutfağımızın, hayallerimizin ve en acısı da zamanımızın tam ortasında duruyor. Ancak tam da bu koşturmacanın ortasında, durup kendimize sormamız gereken hayati bir soru var: Biz hayatı kazanmaya çalışırken, yaşamayı mı kaçırıyoruz?
Rakamların Gölgesinde Unutulanlar
Ekonomi kelimesinin kökeni Yunanca “oikos” (ev) ve “nomos” (yasa) kelimelerinden gelir; yani en basit haliyle “ev yönetimi” demektir. Bugün ise evlerimizi yönetirken, o evlerin içinde bir “hayat” olduğunu unutabiliyoruz. Sürekli bir şeyleri biriktirme, eksikleri tamamlama ve finansal olarak “güvende hissetme” arzusuyla doluyuz. Elbette başımızı sokacak bir ev, sağlıklı beslenmek ve insanca yaşamak için maddi güç şart. Maddi kaygının getirdiği stresin, insanın yaşama sevincini nasıl baltaladığını inkar etmek saflık olur. Fakat hayatın öyle bir bütçesi var ki, orada enflasyonu düşüremez, kaybettiğiniz birimi geri kazanamazsınız: Zaman bütçesi. İnsanlar paralarını korumakta cimridirler; ama iş zamanı harcamaya geldiğinde, cömertliklerinin sınırı yoktur. Oysa her şeyden çok zaman konusunda cimri olmak gerekir. diyor Romalı düşünür Seneca.
Gerçek Enflasyon: Ruhun Eksilmesi
Bugün marketteki fiyatlar artıyor, evet. Ama daha tehlikeli bir enflasyon var: İçsel enflasyon. Sevgiye, sabra, nezakete ve kendimize ayırdığımız vakte her gün daha yüksek bedeller ödüyoruz. Bir dostla içilecek hesapsız bir kahvenin, parkta yalınayak yürümenin, sadece durup gökyüzüne bakmanın “maliyeti” gözümüzde büyüyor. Çünkü “vakit nakittir” algısı ruhumuzu ele geçirmiş durumda. Sürekli geleceğe yatırım yaparken, aslında hiç gelmeyecek bir “o gün” için bugünü feda ediyoruz. Oysa ekonomi ne kadar rasyonel bir bilimse, hayat da o kadar irrasyonel, sürprizlerle dolu ve tahmin edilemez bir sanattır.
Bilançoyu Doğru Tutmak
Hayatın gerçek bilançosunu sadece banka hesaplarındaki sıfırlar belirlemez. Eğer bir gün geriye dönüp baktığımızda elimizde sadece ödenmiş faturalar, satın alınmış ama tadı çıkarılmamış eşyalar ve “çok çalıştım” yorgunluğundan başka bir şey kalmayacaksa, bu ticarette ciddi bir zarar etmişiz demektir. Peki ne yapmalı? Ekonomik gerçeklere gözümüzü kapatıp polyannacılık mı oynayalım? Elbette hayır. Ama dengede kalmayı öğrenmeliyiz.
Tüketimi değil, deneyimi biriktirin: Bir eşyanın verdiği mutluluk birkaç gün sürer, ama sevdiklerinizle paylaştığınız zor bir anın ardındaki kahkaha ömür boyu kalır. Küçük bütçeli büyük mutluluklar yaratın: Hayatın en güzel şeylerinin birçoğu hala ücretsiz ya da çok ucuzdur: Kitap okumak, yürüyüş yapmak, bir çocuğun gülüşünü izlemek, güzel bir müzik dinlemek. Geleceği güvenceye alırken, bugünü rehin vermeyin: Yarının garantisi yok. Finansal planlar yapın ama o planların ruhunuzu hapsetmesine izin vermeyin.
Hayat, rakamların ötesinde bir yerlerde akıp gidiyor. Ekonomik grafikler ne gösterirse göstersin, kendi iç dünyanızın büyüme oranını, neşenizi ve yaşama sevincinizi kimsenin devalüe etmesine izin vermeyin. Çünkü günün sonunda, bu dünyadan göç ederken yanımızda götüreceğimiz tek şey; ne kadar kazandığımız değil, ne kadar hakkını vererek yaşadığımız olacak.













