Gündüz Angara’nın trafiği, geçim telaşı, faturası, stresi derken beden dediğimiz bu etten kemikten çatı akşam oldu mu şalteri indiriyor.
Hele bir de akşamdan evde Hüdayda’yı patlatıp, bağlamanın ritmiyle iki sallanıp yatağa devrildiysen; beden o fiziki yorgunlukla yatağa çakıldığı an biyolojik sistem “Ben bittim la, benden bu kadar” deyip Bakım-Onarım’a çekiliyor. Peki ya ruh? İşte filmin asıl eğlenceli ve cıvıl cıvıl kısmı tam da burada başlıyor.
Bizim gariban beden yatakta mışıl mışıl uyurken, ilahi alemden üflenen o nevi şahsına münhasır ruhumuz fiziki hapishanenin kapısını aralayıp serbest kalıyor. Beden Ulus’ta, Kızılay’da yatağa çakılı dururken; ruh akşamki Hüdayda’nın verdiği o ritimle ve coşkuyla zamansızlık boyutunda pillere kuvvet gezmeye başlayıveriyor.
Hani eskiler uykuya “küçük ölüm” derler ya; ruh o esnada bildiğimiz çekim kuvvetini, mesafeyi falan tamamen rafa kaldırıyor. Şimdi insanın aklı gıdıklanıyor haliyle: Bu ruh geceleri serbest kalınca tam olarak nerelerde geziyor la?
Düşünsenize; ruh o boyutlarda süzülürken bir bakmışsın kainattaki büyük memurlarla, o yüce meleklerle karşılaşmış. (Allah hepsinden bin kere razı olsun.) Bizim Ankaralının o perdesiz, hesapsız samimiyeti ruhumuza da işlemiş ya; protokolü falan bir kenara bırakıp uzaktan şöyle bir el salladığımızı hayal edin:
Mesela tabiatın ve rızkın dengesini tutan Mikail Aleyhisselam’ı görünce: “Ooo Sayın Bütçe ve Tabiat Bakanım, n’örüyon ya? Dünyada yağmurlar, rızıklar tıkırında mı, var mı bir emrin?”
İlahi vahiyleri, hakikati ve ilmi taşıyan yüce elçi Cebrail Aleyhisselam’ı görünce: “Aleykümselam ey Başdanışmanım, gönlümüze, aklımıza düşen o güzel ilimlere selam olsun!”
Ya da Azrail Aleyhisselam’ı görev yerinde görüp, “Aman gözünü seveyim kurban olduğum, bizim vakte daha var, ben şöyle bir hava almaya çıktım” diye çaktırmadan teğet geçişimiz…
Tabii onların makamına pat diye girmek, öyle çat kapı ziyaret etmek kolay iş değil; ilahi bir hiyerarşi var sonuçta. Ama uzaktan da olsa o muazzam düzene şahit olmak, o büyük memurlara içinin yağları eriyerek sarılma isteği duymak bile müthiş bir his.
Peki, sabah uyanınca niye hiçbir şey hatırlamıyoruz?
Çünkü etten kemikten yapılmış bu beynin hafıza kartı, ruhun o gece gezdiği boyutun yüksek çözünürlüğünü kaldırmıyor. Beyin formatlanmış gibi uyanıyor ama ruh o ilahi kaynaktan şarjını almış, enerjisini tazelemiş olarak geri dönüyor.
Yani demem o ki dostlar; gündüz dünya ne kadar dar gelirse gelsin, her gece yatağa girdiğimizde o hapishaneden kaçan, sınır tanımayan bir ruhumuz var. Bedeniniz sabah yataktan kalkmakta zorlanıyorsa ona kızmayın, yorulan odur. Ruhunuza ise hiç dokunmayın; o akşamdan Hüdayda’sını dinledi, gece vardiyasından kıpır kıpır döndü, keyfi gayet yerinde!













