Biz çocukken… Aslında bugünün ölçüleriyle bakınca “eksiktik.” Ne son model telefonlarımız vardı ne akıllı saatlerimiz, ne de kulaklığımızın gürültü engelleme özelliği. ..
Ama garip bir şekilde, hayatın gürültüsünü biz zaten kendiliğinden bastırabiliyorduk. Çünkü elimizde teknoloji yoktu belki, ama içimizde fazlasıyla hayal gücü vardı.
Bir odada iki, bazen üç kardeş… Kimse “özel alanım” demiyordu ama herkes birbirine ait hissediyordu. Paylaşmayı öğretmek için pedagojik kitaplara gerek yoktu; bir dilim ekmek, bir oyuncak, bazen de bir battaniye yeterdi. Şimdinin “kişisel cihazları” yoktu ama bizim “ortak kalplerimiz” vardı.
Tabletimiz yoktu belki ama bir defterin arkasına çizdiğimiz tuşlarla kendi bilgisayarımızı icat ederdik. Üstelik şarj derdi yoktu; hayal gücüyle çalışıyordu. Bugünün çocuklarına anlatsan “offline oyun” derlerdi belki… Ama bizim oyunlarımızın bağlantısı çok güçlüydü: insana bağlıydı.
Bisikletlerimizle saatlerce dolaşırdık. Sadece kendimizi değil, mahalledeki küçük çocukları da korurduk. Çünkü biz “oyun kurmayı” öğrendik, sadece oynamayı değil. Küçük yaşta öğrendiğimiz en büyük şeylerden biri buydu: Hayat, iyi bir oyunu kurabilmekti aslında.
Oyunlarımızda öğretmen olurduk, doktor, polis, gazeteci… Belki farkında değildik ama geleceğimizi prova ediyorduk. Küçücük odalarda, daracık bahçelerde koskocaman hayatlar kuruyorduk. Ve şimdi dönüp bakınca anlıyorum; o oyunlar sadece eğlence değilmiş, karakterimizin mimarisiymiş.
Öğretmenlerimiz vardı bir de… Sadece ders anlatan değil, hayatı dokuyan insanlar. Bir “aferin” cümlesiyle dünyayı fethetmiş gibi hissederdik. Onların gözünde değerli olmak, en büyük ödüldü. Bugün hâlâ doğruyu yanlışı ayırt edebiliyorsak, vicdanımız bize yol gösteriyorsa, bunda en büyük pay onlara ait.
Hatırlıyorum… İlkokulda bir öğretmenim vardı. Türkçeyi onunla sevdim. Bir gün yazılarımı beğendiğini söyleyip beni makale yazmaya teşvik etmişti. Günlerce uğraşmıştım. Yazdım, verdim… Ve ödül aldım. O ödülle birlikte bana bir kalem hediye etti. Şimdi o kalem, evimdeki en değerli şeylerden biri. Çünkü o sadece bir kalem değil; bir çocuğa inanmanın, ona yön vermenin sembolü.
Kardeşim Mimar Merve Nilay Orhan şimdilerde iyi bir mimarlık şirketinde mimarlık yapıyor O zamanlar oyunlarımızda evleri o çizerdi Duvarları, pencereleri, eşyaları çizim yeteneği o yıllarda hayal dünyamızda kurduğumuz oyunlarımızda vardı Meğerse mimarlığının temellerini o çocukluk oyunlarında atıyormuş. Biz farkında değildik ama hayallerimiz, geleceğimizi sessizce şekillendiriyordu.
Ben mi? Ben hep oyunu yöneten taraftaydım. Sunumları ben yapardım, arkadaşlar arasında çıkan tartışmaları ben çözmeye çalışırdım. Şimdi gazeteciyim. Düşünüyorum da… Biz aslında oyun oynamıyormuşuz. Kendi hayatımızın provasını yapıyormuşuz.
Babamın bir sözü vardı:
“Önce insan olun, sonra meslek sahibi.”
O zamanlar sadece bir nasihat gibi gelirdi. Şimdi ise hayatın özeti olduğunu anlıyorum.
En mutlu anlarım… Babamın elleriyle soyduğu kestaneleri yerken anlattığı hikâyeleri dinlediğim anlardı. Çünkü bir baba hikâye anlatıyorsa, içinde mutlaka hayatın gerçeği saklıdır. Biz evde anne babamızla “arkadaş” olmadık belki… Ama saygıyı, sınırı, sevgiyi öğrendik. Meğerse onlar bize kural koyarken, aslında karakterimizi inşa ediyorlarmış.
Bugün geriye dönüp baktığımda şunu net görüyorum:
Bizim çocukluğumuzda eksik olan eşyalar vardı, ama eksilmeyen değerlerimiz vardı.
Ve belki de en büyük zenginlik buydu.













