Bir kıtayı gerçekten tanımak için haritaya bakmak yetmez; onun sokaklarında yürümek, insanlarıyla selamlaşmak, çocuklarının gözlerine bakmak gerekir.
Afrika, uzun yıllardır yoksulluk, açlık ve savaş haberlerinin gölgesinde anlatılıyor. Oysa bu kadim coğrafya yalnızca acıların değil; umutların, kültürel zenginliğin, dayanışmanın ve yaşam sevincinin de kıtasıdır.
Yazar Yılmaz Ali, mesleğinin sunduğu fırsatla yolu Doğu Afrika’ya düşen isimlerden biri. Aylar süren gözlemlerinde, bize anlatılan Afrika ile karşısında duran Afrika’nın aynı olmadığını fark ediyor. Tanzanya’dan yükselen insan hikâyeleri, çocukların içten gülüşleri, kadınların üretkenliği ve doğanın cömertliği; onun bakış açısını olduğu kadar okurun da ezberlerini sorgulatacak nitelikte.
BKM Kitap sponsorluğunda, Kitap41 Okuma Kulübü adına gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide; Afrika’yı önyargılardan arındıran bir yolculuğa çıkıyor, bir yazarın tanıklığında kıtanın görünmeyen yüzüne birlikte bakıyoruz.
Yılmaz Ali Kimdir?

2 Şubat 1974 tarihinde Gaziantep’te doğan Yılmaz Ali, ilk, orta ve lise öğrenimini doğduğu şehirde tamamladı. Atatürk Üniversitesi Turizm ve Otel İşletmeciliği Bölümü’nden mezun oldu.
Çocukluk yıllarından itibaren yabancı dillere ilgi duyan Yılmaz Ali, İngilizce ve Türkçe dillerinde yeminli tercümanlık belgesine sahip. Bunun yanı sıra iyi derecede Almanca, orta seviyede ise İsveççe ve Norveççe konuşuyor.
Kitap sevgisi çocukluk yıllarında başlayan yazar, 2015 yılında yazarlık yolculuğuna adım attı. Yazma becerilerini geliştirmek amacıyla çeşitli eğitimler aldı ve bugüne kadar altı biyografik roman kaleme aldı.
Ben Soffie, Hanan Bey, Kefen Giymiş Kale, Almancı ve Tokatçı adlı eserleriyle tanınan yazarın, İsveçli bir kadının yaşam öyküsünü anlattığı Ben Soffie adlı romanı 2022 yılında I Soffie adıyla İngilizceye çevrilerek İsveç’te yayımlandı.
1997-2002 yılları arasında Antalya’da yabancı dil eğitmenliği yapan Yılmaz Ali, ardından turizm sektöründe işletmecilik görevlerinde bulundu. 2012-2015 yılları arasında Avrupa Birliği projelerinde tercüman ve koordinatör olarak çalıştı. Daha sonra Danimarka merkezli NIRAS A/S şirketinde fizibilite danışmanlığı yaptı.
2025-2026 yıllarında Afrika’da faaliyet gösteren Effective Modernization şirketinde proje müdürü olarak görev aldı.
Haftanın iki günü tur rehberliği yapan Yılmaz Ali, zamanının büyük bölümünü okumaya, yazmaya ve yeni kültürler keşfetmeye ayırıyor.
Afrika’ya gitme kararını nasıl aldınız? Sizi bu yolculuğa çıkaran en önemli etken neydi?
Yılmaz Ali: Öncelikle söyleşi davetiniz için teşekkür ederim. Dört yıl boyunca Avrupa Birliği projelerinde tercüman ve koordinatör olarak görev yaptım. Bu süreçte aldığım referanslar sayesinde yurt dışından çeşitli iş teklifleri gelmeye başladı. Geçen yıl Afrika’dan gelen teklif ise benim için çok farklıydı. Çocukluğumdan beri “Kara Kıta”yı merak ediyordum. Bu nedenle hiç tereddüt etmeden kabul ettim. Dünyanın pek çok ülkesine seyahat ettim ama hiçbir yolculuk beni Afrika kadar heyecanlandırmadı.

Kıtaya ilk ayak bastığınız anda hissettiğiniz ilk duygu ne oldu?
Yılmaz Ali: İstanbul’dan Darüsselam’a indiğimde havalimanının gösterişli olmadığını gördüm. Ancak insanların sıcaklığı ve yardımseverliği ilk dakikadan itibaren dikkatimi çekti. Pasaport işlemleri sırasında ücretsiz Wi-Fi şifresi verdiler, su ikram ettiler. O an doğru bir karar verdiğimi hissettim. Afrika’da yaklaşık altmış uçuş gerçekleştirdim ve gittiğim her havalimanında aynı samimiyetle karşılaştım.
Gitmeden önce zihninizde nasıl bir Afrika vardı? Gördükleriniz bu algıyı ne ölçüde değiştirdi?
Yılmaz Ali: İçimde hep her şeyin yolunda gideceğine dair güçlü bir his vardı. Buna rağmen çevremdeki birçok kişi Afrika’nın tehlikeli olduğunu, can ve mal güvenliğinin bulunmadığını söylüyordu. Annem gitmemem için uzun süre ısrar etti. Hatta uçağa binmeden önce onu arayıp helallik istemiştim.
Oraya vardığımda gördüklerim yalnızca beni değil, annemi de rahatlattı. Çocuklarla kolay iletişim kurabilen biriyim. Gittiğim her şehirde yeni çocuk arkadaşlar edindim ve birlikte çekildiğimiz fotoğrafları paylaştım. Annem bugün hâlâ o fotoğraflara bakıyor.

Medyanın anlattığı Afrika ile sizin tanık olduğunuz Afrika arasında en büyük fark neydi?
Yılmaz Ali: Bu çok önemli bir soru. Çünkü Afrika’yı bize çoğunlukla yardım kuruluşları, vakıflar ve çeşitli organizasyonlar anlatıyor. Ne yazık ki bunların önemli bir kısmı kıtanın yalnızca yoksulluğunu gösteriyor.
Oysa Tanzanya’da modern gökdelenler, lüks yaşam alanları, Hint Okyanusu kıyısında etkileyici sahiller ve dünyanın en güzel şehirlerinden biri diyebileceğim Mwanza var. Fakat bunlar pek gösterilmiyor. Çünkü yalnızca yoksulluğun fotoğrafını paylaşırsanız insanlar daha fazla yardım ediyor. Bu nedenle bize anlatılan Afrika ile benim yaşadığım Afrika arasında büyük fark vardı.
Batı dünyası çoğu zaman Afrika’yı tek bir kültür gibi yansıtıyor. Siz kıtanın kültürel çeşitliliğini nasıl deneyimlediniz?
Yılmaz Ali: Elbette bütün Afrika’yı anlatmam mümkün değil. Ben yalnızca dört ülkeyi görme fırsatı buldum. Ancak özellikle Tanzanya’da farklı kültürlerin bir arada yaşadığına tanık oldum.
Afrika’nın birçok ülkesinden insanlar burada çalışmaya geliyor. Müzik, dans ve futbol günlük yaşamın ayrılmaz parçaları. Kültürel çeşitlilik sandığımızdan çok daha büyük ve zengin.
Günlük yaşamın temposu nasıldı? Yerel halkın sıradan bir günü size neler anlattı?
Yılmaz Ali: Afrika’da zaman kavramı bizim alışık olduğumuz tempodan oldukça farklı işliyor. Kimsenin telaşı yok. Hayat, kendi doğal ritminde akıp gidiyor.
Örneğin bana tahsis edilen özel şoför, çoğu zaman belirlenen saatte gelmezdi. Bir gün havalimanına yetişmem gerekiyordu. Kendisine telefon açtığımda, “Bugün çalışmak istemiyorum.” dedi ve telefonu kapattı. Neyse ki taksi bularak uçağı kaçırmadım.

İlk zamanlar buna şaşırdım ama zamanla bunun bir yaşam biçimi olduğunu anladım. Belki bizim ölçülerimize göre daha yavaşlar; ancak birbirlerine karşı son derece saygılı, hoşgörülü ve sakin insanlar. Bu da günlük yaşamın en dikkat çekici yönlerinden biri.
Aile bağları, komşuluk ilişkileri ve dayanışma kültürü hakkında sizi en çok etkileyen gözlemleriniz neler oldu?
Yılmaz Ali: Beni en çok etkileyen yerlerden biri yetimhaneler oldu.
Gittiğim şehirlerde mutlaka yerel bir rehberle gezerim. Mwanza’da Emmanuel isimli, ülkesinin tarihine ve kültürüne hâkim çok donanımlı bir rehberle tanıştım. Çocuklarla yakından ilgilendiğimi görünce bana bir yetimhaneyi ziyaret etmemi önerdi.
Ertesi gün birlikte gittik. Gördüklerim beni derinden sarstı. Çocuklar oldukça zor koşullarda yaşıyordu. Yetimhane yöneticisiyle yaptığım konuşmada, Tanzanya’da evlilik dışı doğan çocukların sayısının yüksek olduğunu, devletin bu çocuklara yeterince destek veremediğini öğrendim.
Yetimhaneler tamamen gönüllü insanların çabalarıyla ayakta kalıyordu. Bir yanda büyük zorluklar, diğer yanda insan dayanışmasının en güzel örnekleri vardı. Bu tabloyu unutabilmem mümkün değil.
Çocukların yaşamı, oyunları ve hayalleri size neler düşündürdü?
Yılmaz Ali: Bana göre insan hayatının en güzel dönemi çocukluktur. Doğan Cüceloğlu’nun “Çocukluk insanın anavatanıdır.” sözü bunun en güzel ifadesidir.
Afrika’nın en ücra köylerinde bile çocukların oyun oynadığını görmek mümkündü. Bir köyde eski otomobil lastiklerini yuvarlayarak saatlerce oynayan çocuklara rastladım. Sahip oldukları imkânlar sınırlıydı ama mutlulukları son derece gerçekti.
Afrikalı çocukların lolipop şekerine büyük ilgi gösterdiğini fark ettim. Bu yüzden marketlerden paketlerce şeker alıp dağıtırdım.
Beni en çok etkileyen ise şu oldu: Her çocuğa ne uzatırsam uzatayım yalnızca bir tane alıyor, fazlasını almıyordu. Israr ettiğimde ise hep aynı cevabı veriyorlardı:
“Diğer çocuklara da verin.”
Paylaşmayı bu kadar doğal bir davranış hâline getirmiş olmaları beni gerçekten duygulandırdı.

Kadınların toplumdaki ve aile yaşamındaki rolünü nasıl gözlemlediniz?
Yılmaz Ali: Afrika’da kadınların hayatın merkezinde olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
Sık sık başlarının üzerinde ağır yükler taşıyarak kilometrelerce yürüyen kadınlarla karşılaştım. Bir gün bir kadının yaklaşık otuz kilogram ağırlığında kasava taşıdığını görünce hayran kaldım.
Görev yaptığım şirketin restoranlarını denetlediğim zamanlarda da kadın çalışanların elli kiloluk un çuvallarını tek başlarına kaldırdıklarına şahit oldum. İlk başta benim yanımda gösteriş yaptıklarını düşündüm. Daha sonra güvenlik kamerası kayıtlarını izleyince bunun günlük yaşamlarının bir parçası olduğunu gördüm.
Ancak beni üzen başka bir gerçekle de karşılaştım. Erkeklerle aynı işi yapan kadınlar daha düşük ücret alıyordu. Yetkim dâhilinde ücret adaletini sağlayacak düzenlemeler yaptık. Bu benim için vicdani bir sorumluluktu.
Okulları ziyaret etme fırsatınız oldu mu? Eğitim sistemi ve çocukların geleceğe bakışı sizde nasıl bir izlenim bıraktı?
Yılmaz Ali: Gittiğim hemen her şehirde okulları ziyaret etmeye çalıştım. Resmî izin alarak birçok okulda öğrencilerle söyleşiler gerçekleştirdim.
Amacım yalnızca Türkiye’yi tanıtmak değildi; çocukların dünyaya daha geniş bir pencereden bakmalarına katkı sağlamaktı.
Okullar fiziksel olarak çok modern görünmüyordu. Buna rağmen eğitim altyapıları oldukça güçlüydü. Her okulda bilgisayar laboratuvarları, fen laboratuvarları ve aktif kullanılan eğitim alanları vardı.
Bilime önem veren bir eğitim anlayışıyla karşılaşmak beni oldukça mutlu etti.
Kitaplara ve eğitime ulaşma imkânları hakkında neler gözlemlediniz?
Yılmaz Ali: Bir yazar olarak gözüm sürekli kitapçılarda, kütüphanelerde ve kitap okuyan insanlardaydı.
Köy bakkallarında bile meyve kasalarının içinde ikinci el kitaplar satıldığını gördüm. Alışveriş merkezlerindeki kitabevlerinde ise çoğunlukla İngilizce eserler bulunuyordu.
Bazen bir bankta ya da bir ağacın altında sessizce kitap okuyan insanlara rastlıyordum. Bir gün yaşlı bir kadının kitabını neredeyse burnuna değdirecek kadar yaklaştırarak okuduğunu gördüm. O an fotoğraf çekmedim; çünkü bazı anlar objektiften değil, insanın hafızasından silinmemelidir.
Sizi en çok etkileyen gelenek, ritüel ya da kültürel uygulama hangisiydi?
Yılmaz Ali: Tanzanya’da geleneksel Zaramo kültürü bugün büyük ölçüde şehirleşmenin etkisiyle değişmiş olsa da bu mirası yaşatmaya çalışan topluluklar hâlâ var. Turistlerin ziyaret edebileceği kültürel alanlarda geleneksel yaşam biçimlerini yakından gözlemleme fırsatı buldum.
En çok etkilendiğim şey ise müzik ve dans oldu. Kendilerine özgü ritimleri, yerel enstrümanları ve coşkulu dansları yalnızca bir gösteri değil, yaşamın doğal bir parçasıydı. Köylerde denk geldiğim kutlamalarda da aynı enerjiyi hissettim. Müzik ve dans, Afrikalılar için eğlenceden çok, hayatı paylaşmanın bir yolu.
Afrika mutfağıyla aranız nasıldı? Tadı damağınızda kalan ya da “Bunu bir daha yemem.” dediğiniz bir lezzet oldu mu?
Yılmaz Ali: Yemekler ilk bakışta çok iştah açıcı görünmeyebilir ama gerçekten lezzetliler. Özellikle balık çorbasını ve çapati adını verdikleri ekmeği çok sevdim.
Sokak lezzetleri oldukça yaygın ancak hijyen konusunda aynı şeyi söyleyemem. Bir de ugali adını verdikleri, mısır unundan yapılan geleneksel bir yemek var. Yerel halk çok seviyor ama ben denemeye cesaret edemedim.
Buna karşılık tropikal meyveler tam anlamıyla büyüleyiciydi. Mango her zaman favorimdi ama orada tattığım safini isimli meyve bambaşka bir lezzetti. Kivi, muz, mango ve ananasın birleşimi gibiydi.
Doğayla ve vahşi yaşamla iç içe olmak size neler hissettirdi?
Yılmaz Ali: Doğu Afrika, yemyeşil doğasıyla insanı kendine hayran bırakıyor. Küçük uçaklarla yaptığım yolculuklarda aşağıdaki manzaraları izlemek unutulmazdı.
Bazen şehir içinde maymunlarla karşılaşabiliyor, bazen dev kertenkeleler görebiliyorsunuz. Zebra ve zürafalarla çok yakın temas kurma fırsatım oldu. İnsanlardan korkmuyorlar.
Serengeti Milli Parkı’nı ziyaret etmeyi çok istedim ancak safari ücretleri bütçemi aştığı için bu hayalimi başka bir zamana ertelemek zorunda kaldım.

Suya erişim, iklim koşulları ve yaşamın zorlukları konusunda sizi en çok düşündüren neydi?
Yılmaz Ali: Doğu Afrika’da su kaynakları açısından büyük bir sıkıntı görmedim. Asıl sorun altyapıydı. Sık sık yaşanan su kesintileri nedeniyle hemen her evin çatısında büyük su depoları bulunuyordu.
İklim ise oldukça dengeliydi. Gündüz güneşli, akşam ise tropikal yağmurların etkili olduğu bir düzen hâkimdi. Yıl boyunca sıcaklık genellikle otuz derece civarında seyrediyordu.
Sömürgecilik döneminin izlerini mimaride, dilde ve günlük yaşamda hâlâ görmek mümkün müydü?
Yılmaz Ali: Tanzanya’nın tarihinde Arap, Alman ve İngiliz sömürge dönemlerinin izleri bulunuyor. Özellikle İngiliz etkisi uzun yıllar resmî kurumlarda hissedilmiş.
Bağımsızlığın ardından Svahili dili yeniden hak ettiği değeri kazanmaya başlamış. Tarihî yapı açısından çok zengin bir ülke olmasa da geçmişin izlerini bazı binalarda ve şehir planlamasında görmek mümkün.
Afrika, çoğu zaman yoksullukla anılıyor. Sizce kıtanın en büyük zenginliği nedir?
Yılmaz Ali: Bana göre Afrika’nın en büyük zenginliği yer altındaki madenlerinden önce insanıdır.
Elbette altın, elmas ve diğer doğal kaynaklar bakımından son derece zengin bir coğrafya. Ancak bu kaynakların büyük kısmını uluslararası şirketler işletiyor.
Bir altın madenini ziyaret ettiğimde binlerce insanın çok düşük ücretlerle çalıştığını gördüm. Doğanın tahrip edilmesi kadar, insanların emeklerinin karşılığını alamaması da beni derinden etkiledi.
Batı’nın konforlu yaşamına döndüğünüzde bir adaptasyon süreci yaşadınız mı?
Yılmaz Ali: Ben konfor peşinde koşan biri değilim. Kendimi mutlu hissettiğim her yer benim için evdir.
Afrika’da mutluydum çünkü yaptığım işin insanların hayatına dokunduğunu hissediyordum. Türkiye’ye döndüm ama orada birlikte çalıştığım arkadaşlarımla hâlâ görüşüyorum.
Açıkçası kalbimin bir parçası Afrika’da kaldı.
Bu yolculuk dünyaya ve insana bakış açınızı nasıl değiştirdi?
Yılmaz Ali: Seyahat etmeyi her zaman sevdim. Yeni insanlar tanımak, farklı kültürleri anlamak bana büyük mutluluk veriyor.
Dört yabancı dil bilmenin de avantajını yaşıyorum. Gittiğim hiçbir yerde kendimi yabancı hissetmiyorum.
Benim bir hayat felsefem var:
“Görülmeyen her yer görülmeye değerdir.”
İmkân buldukça dünyayı keşfetmeye devam edeceğim. Şimdiki hayalim ise Hindistan.
Afrika deneyimleriniz yeni bir kitaba dönüşecek mi? Okurlarınızı bekleyen yeni bir proje var mı?
Yılmaz Ali: Şu an için böyle kesinleşmiş bir planım yok. Ancak elimde çok fazla not ve gözlem var.
Belki bir gün bunları kitaplaştırırım. Bildiğim tek şey, Afrika’nın yazarlığıma büyük bir zenginlik kattığı.
Son olarak, sizce Afrika neden daha yakından tanınmayı ve anlaşılmayı hak ediyor?
Yılmaz Ali: Afrika uzun yıllardır eksik anlatılmış bir kıta.
Ben oraya gittiğimde bize gösterilen Afrika ile gerçekte yaşadığım Afrika arasında büyük farklar olduğunu gördüm.
İmkânı olan herkesin hayatında en az bir kez bu kıtayı ziyaret etmesi gerektiğine inanıyorum.
Bu röportajın Kitap41 Okuma Kulübü aracılığıyla okurlara ulaşacak olması da beni ayrıca mutlu ediyor. Buradan tüm kulüp üyelerine sevgilerimi ve selamlarımı gönderiyorum.
Bazı yolculuklar yalnızca yeni ülkeler görmemizi sağlamaz; dünyaya bakışımızı da değiştirir. Yazar Yılmaz Ali’nin Afrika’da yaşadıkları, önyargıların ne kadar kolay oluştuğunu ve gerçeğin çoğu zaman anlatılandan çok daha farklı olduğunu gösteriyor.
Bu söyleşi boyunca yalnızca bir kıtayı değil; insanı, umudu, dayanışmayı ve paylaşmayı da yeniden keşfediyoruz. Çocukların içten gülümsemeleri, kadınların üretkenliği, insanların misafirperverliği ve yaşamın tüm zorluklarına rağmen kaybolmayan umut, Afrika’nın belki de en büyük zenginliği.
Kitap41 Okuma Kulübü olarak, bizlere bu eşsiz deneyimlerini samimiyetle aktaran değerli yazar Yılmaz Ali’ye teşekkür ediyor; bu röportajın okurlarımıza yeni pencereler açmasını, ezberleri sorgulatmasını ve keşfetme arzusunu çoğaltmasını diliyoruz.
Röportaj: Serpil Meriç
Kitap41 Okuma Kulübü













