Şimdi kardeşlerim, sabah yataktan kalkmak ayrı bir cenk, Ankara metrosundaki o kalabalıkta akıl sağlığını korumak ayrı bir imtihan. Adamın biri solunda dünyayı ben yarattım edasıyla duruyor, diğeri sağında içten içe köpürüyor. Zihinden geçiyor: “Ulan gardaşım, şu fani dünyada bu kadar neyi hırs yaptınız?” Şöyle hafiften bir şamar atasın geliyor ama adabı bozmuyorsun. Açarız telefondan renkli insanları otobüse bindirme oyununu, “A-ha bu sarı buna, bu kırmızı buna” diye zihni kendi haline bırakırız.
Ama asıl ilim Beşevler’de, taksi durağının arkasındaki bahçede tecelli ediyor.
Masa kurulmuş, demli çay billur bardakta ışıldıyor. Kulaklıkta Gülniyaz Musiki Topluluğu’ndan tekke musikisi akıyor. Tam çaydan bir yudum çekerken üstat kulaktan nida ediyor:
“Vâsıl-ı cânâne kıldın âkıbet…”
Usta diyor ki: “Sonunda o hakiki Sevgili’ye, o asıl huzura vardın!”
Ulan diyorum, akıbet var, vuslat var da biz Beşevler’in ortasında vardiya öncesi çay soğumasın diye mücadele veriyoruz! Ama sonra bir durup düşünüyorsun; çayın o sıcaklığı, kulaktaki o ney sesi, zihnindeki o dürüst sakinlik… İşte o an anlıyorsun ki vuslat dediğin öyle uzaklarda değil. Gönlün gürültüyü kestiği o demli anda tecelli ediyor.
Referans Eser: Can ü Dilde Hâne Kıldın Âkibet (Güfte: İbrahim Hakkı Hazretleri)













