Topraktan var olup yine toprağa döneceğini unutan, iki nefes arasına koca bir cihanın kibrini sığdıran ademoğlunun en büyük ziyanı, göğsünde taşıdığı cevheri taşa çevirmesidir. Dünya dediğin bir handır; gelen konar, konan göçer. Fakat insan, bu handa ebedi kalacakmış gibi hırsın ve gafletin peşine düşer de asıl sermayesi olan kalbini noksan bırakır.
Yunus Emre’nin işaret ettiği o ince eşik tam da buradadır: Surete bakıp dervişlik taslamak, libas ile övünmek marifet değildir. Mesele, yetmiş iki millete aynı nazarla bakabilmekte, bir gönüle incitmeden girebilmektedir. Kalbi kararan insan, sevgisizliğiyle önce kendi aynasını kirletir; aynası toz tutanın ise ne Hakikatten haberi kalır ne de candan. Bir kez gönül yıkanın kıldığı namazın bile vebali boynunda asılı dururken, kalbi noksan olanın dünyaya kattığı tek şey kuru bir gürültüdür.
Mevlana da bu körlüğü cilasız bir aynaya benzetir. Gönül aynan pas tutmuşsa, hakikatin nurunu nasıl yansıtsın? İnsan, kabuğuna aldandıkça özünden uzaklaşır; içi çoraklaştıkça dışına zehir saçar. Oysa insan hamlıktan pişmeye, pişmekten yanmaya doğru yol almalıydı. Gözü sadece dünyalık menfaatte olanın can gözü körleşir; göğsündeki et parçasını kalp zanneder ama içinde merhametin zerresi barınmaz.
Bozkırın sazıyla hakikati yüzlere çarpan Seyrani’nin sitemi de tam bu kararmış vicdanlaradır. Adaletin eğrildiği, pulun hatırının kulun hatırını geçtiği, haram ile helalin birbirine karıştığı yerde Seyrani sözünü sakınmaz; riyakârlığı, kalpsizliği ve doymak bilmez nefsi yerin dibine batırır. İçi başka, dışı başka olanın; dille tatlı konuşup ardında kuyu kazanın sefaletini serer ortaya. Kalp bir kez noksan kaldı mı, kişi dünyaya hükümdar olsa da manada yoksuldur.
Karacaoğlan ise bu vefasızlığın feryadını sazının teline yükler. Güzeli, aşkı, samimiyeti arayan dertli aşık; dünyanın fani olduğunu, bugünün gençliğinin ve debdebesinin yarın bir mezar taşında solup gideceğini haykırır. İnsanoğlunun sözüne güvenilmez oluşuna, dost görünenin ilk dönemeçte yüz çevirişine yanar. Sevginin, sadakatin olmadığı bir göğüs; suyu çekilmiş kurumuş bir çeşmeden farksızdır.
Velhasıl, göğüs kafesinde bir kalp taşımak yetmiyor; o kalbi diri, berrak ve merhametli tutabilmektir asıl maharet. Kalbi kararmış insanoğlu dünyayı kendine dar ettiği gibi, geçtiği her yere de gölgesini bırakır. Oysa insanın insana borcu kin değil, vefadır; taş değil, tebessümdür. Gelip geçici bu serapta heybesine sevgiden, dürüstlükten ve bir gönül hoşluğundan gayrısını dolduran, menzile vardığında elinde sadece koca bir hiç bulacaktır.
İşte o “hiç” ile yüzleştiği an başlar insanın asıl kıyameti; lâkin iş işten geçmiş, ömür dediğin bir rüzgâr gibi savrulup gitmiştir. İnsanoğlu dünyayı imar edeceğim diye koştururken kendi harabesini görmezden gelir de viraneye dönen göğsünü süslü sözlerle örtmeye kalkar.
Pir Sultan Abdal’ın deyişindeki o ağır sızı düşer akla: Taş atana değil, dostun attığı güle yanar can. Kalbi noksan olanın en büyük mahareti, en yakınındakine dahi o zehirli gülü fırlatabilmesidir. Çıkarı bittiğinde dostluğu da tükenen, yüzüne gülerken ardında hançer bileyen insanın karası, gecenin karasından daha koyudur. Çünkü gece güneşi bekler, kararmış yürek ise hiçbir aydınlığa kapı aralamaz.
Hacı Bektaş Veli’nin “İncinsen de incitme” düsturu, bu kararmış vicdanların duvarına çarpıp yankılanır. Bir karıncayı bile incitmekten hayâ eden o kadim edep nerede; zayıfı ezmeyi hüner, hileyi akıl, vefasızlığı marifet sayan bu çağın insanı nerede? Kalbi kararan, başkasına açtığı yarayı kendi zaferi sanır. Bilmez ki açtığı her yara, aslında kendi ruhundan kopardığı bir parçadır; başkasına vurduğu her darbe, kendi mezarını biraz daha derin kazar.
Aşık Veysel’in toprağa sığınışı boşuna değildir bu yüzden. İnsanın vefasızlığından, dilinin zehrinden, kalbinin katılığından kaçıp sadık yâr olarak toprağı bilmiştir. “Karnın yardım kazmayınan belinen, yine beni karşıladı gülinen” derken, insanın nankörlüğünü toprağın o cömert sabrıyla yüzleştirir. Toprak bile çiğnendikçe bereket saçarken; ademoğlu bir çiğnem lokma, iki günlük itibar uğruna çiğnemediği değer, yıkmadığı hatır bırakmaz.
Bozkırın kuru ayazı gibi yüzü donduran, canı acıtan bir hakikattir bu: İnsanın en büyük imtihanı yine insandır. Nefsinin kölesi olan, kalbini dünya malının bekçisi yapan kişi ne sazın feryadından anlar ne de bir garibin ahından. Oysa feryat göğe yükselir, ah yerde kalmaz.
Dünya ne Süleyman’a kaldı ne bir başkasına. Kalan, sadece bir yetimin başına konan elin sıcaklığı, bir darda kalana uzatılan lokmanın bereketi ve bir dosta verilen ikrara sadık kalmanın haysiyetidir. Kalbini karartıp noksan kılanlar saraylar kursa da içinde boğulacak; göğsündeki o bir avuç yeri temiz tutanlar ise çul içinde bile olsa cihanın sultanı sayılacaktır. Yolu sevgiden, merhametten ve doğruluktan geçmeyen hiçbir yolcu, menzile sağ salim varamaz.
Sözün bittiği, perdenin kapandığı yerde ne rütbe kalır ne makam, ne de arkasından koşulan yalan dünya. Geriye yalnızca bir avuç toprak, bir de gök kubbede bırakılan sedâ kalır. İnsan dediğin, bir nefeslik misafir olduğu bu handa kalbini noksan değil tamam kılmalı; taş değil, baş olmalı incinmişlere. Heybesinde merhamet, dilinde tat, gönlünde muhabbet taşıyanlar göçüp gittiğinde bile unutulmaz; kararmış yürekler ise henüz yaşarken kendi karanlıklarında silinip gider.
Hâsılı kelâm; madem yol bir gün toprakta nihayet bulacak, o vakit insan olmanın izzeti, kalbi karartmakta değil; bir dertliye derman, bir yorulmuşa sığınak, bir viraneye bahar olabilmektedir. Gönül kırmayan, hak yemeyen, yüzünü hakikate dönen cümle herkese selâm olsun…












