Ankara’da yaşayıp da EGO otobüsleriyle ilgili en az bir destansı anısı olmayan kimse yoktur. Durakta beklerken o dijital tabelaya bakarsın: “480 – 3 dakika”. İçine tatlı bir huzur dolar. Ama o üç dakika var ya; Albert Einstein’ın görelilik kuramını yeniden yazdıracak cinsten bir zamansal bükülmeye uğrar. O üç dakika bitmek bilmez, uzar da uzar.
Sonunda o mavi-beyaz otobüs uzaktan göründüğünde durakta tatlı bir hareketlenme başlar. Herkes kapıya doğru nizami ama gizli bir rekabet içinde yanaşır. Şoför amcamız kapıyı açtığı an, içeriye atılan ilk adım aslında bir ulaşım eylemi değil, bir fetih hareketidir. İçerisi hınca hınç doludur ama şoförün o meşhur sesi otobüsün içinde çınlar: “Arkaya doğru ilerleyelim beyler, arka tarafta boş yerler var!”
İşin gizemi şuradadır: O arka taraftaki boş yer, Kuantum fiziğindeki paralel evren gibidir; herkes orada bir boşluk olduğunu bilir ama kimse ulaşamaz. Ayakta yolculuk ederken tutunacak bir yer bulmak tam bir uzmanlık ister. Şoför frene birden bastığında otobüsteki herkes aynı yöne doğru yatay bir eğim alır. İşte o an kimse kimseye kızmaz, aksine bir tebessüm belirir yüzlerde: “Gardaşım kusura bakma, şoför biraz sert girdi viraja.”
EGO otobüsleri bu şehrin en büyük sosyalleşme alanıdır. Siyaset orada konuşulur, hava durumu orada analiz edilir, akşama ne pişirileceği bile yan koltuktakilerin tavsiyeleriyle belirlenir. O otobüsten inen her Ankaralı, sadece gideceği yere varmış olmaz; aynı zamanda hayata dair yeni bir tecrübe kazanmış olur.












