Evet, sosyal medyada büyük bir hızla yayılan seksenler modası hakkında yazmak ihtiyacı duydum. Bu konu çok fazla işlendi ve bu kadar çok konuşulan, dillere pelesenk olan nostalji kavramını aslında benden değil; çok sevdiğim yazarımız Ayfer TUNÇ’tan okumalısınız. “Bir Maniniz Yoksa, Annemler Size Gelecek” isimli eseri o yılları bana tekrar yaşatmıştı.
O günleri yaşamamış olan Z kuşağı hatta alfa kuşağı da bu modaya uydu. Bu akımın varlığından haberim yoktu yeğenimin hikâyesinde fotoğrafını gördüğümde; çocuğun ne kadar çok saçı varmış, zalim zaman ona da acımamış diye düşündüm.
Ama diğer “storilere” bakınca herkesin saçlarının kabardığını bayanların üzerinde çiçek desenli taytları iri küpeleri kalın kemerlerini görünce yapay zekânın devreye girdiğini anladım. Sevgili eşim de geçenlerde çektirdiğimiz aile fotoğrafını yapay zeka yardımı ile seksenli yıllara uyarlayıp bana gösterdiğinde çok güldüm. Desenli kravatım cırtlak yeşili bir ceket kafamın üstü kel ve kulak üstünden enseye uzanan saçlarımla çatlak fizikçilere benzemiştim. yapay zeka sadece çözemediğim problemleri, kanıtını yapamadığım teoremleri anlayamadığım uzay-zaman kavramını anlatmakla kalmıyor insanı zamanda yolculuğa da çıkarıyordu.
O yıllardan bana kalan iki önemli olaydan biri, elbette 12 eylül diğeri ise ağabey olmamdı.
12 eylül 1980 tarihinde beş yaşındaydım. Tek hatırladığım sokağın başında nöbet tutan askerlerdi. sokakta oynarken yerlerden topladığımız kağıtların kiminde sosyalizm kiminde faşizim propogandası olurdu. okumayı bilmeddiğim için ne yazdığını bilmeden toplardık. biliyorum inanması zor gelecek ama seksenli yıllarda evimizde saat yoktu, okul zamanı yaklaştığı zaman annem bana sokağa çıkmamı ve saatin kaç olduğunu öğrenip gelmemi isterdi.
Okul evimize çok yakın olduğu için yürüyerek giderdim. Okul servisi kavramı yoktu. Başka neler yoktu? Kivi, avokado, renkli TV, kredi kartı, rehberlik öğretmeni, aile hekimi, sosyal çalışmacılar ve güler yüzlü babalar yoktu.
Ben babamın güldüğünü ilk kez altı yaşımda gördüm. Gece yarısı ablalarım beni uyandırdı. Kardeşim dünyaya gelmişti, uykulu gözlerle ona baktım. Artık büyümüştüm ve ağabey olmuştum. Doğum evde gerçekleşmişti ve bebek kendisine uzatılan bir çay kaşığı suyu ancak üç seferde bitirebildi.
Ve elbette aşk… Seksenlerde aşk yaşamak, bir pastanede bir dilim pasta yemekti. O yıllarda yapılabilecek en uç hareket buydu; en azından benim büyüdüğüm kasabada… Belki büyük şehirlerde gençler daha ileri gidip, sinemaya gitmek gibi “çılgınca ” şeyler de yapıyordu.
1982 yılında siyah önlüğümü giyip okula başladım. İlk gün sıra arkadaşım Meltem annesinden ayrıldığı için ağlıyordu. Onu teselli etmek istedim ama ne söyleyeceğimi bilemedim. Öğretmenimiz bizden dik çizgiler çizmemizi istemişti, sonra eğik çizgiler çizdik ve bu çizgiler birleşip harfleri oluşturdu.
O yıllarda öğrenme güçlüğü olan öğrenci yoktu, hiperaktif öğrenci, disleksi yada diskalkülia kavramları yoktu.
Bu yazıyı bitirdikten sonra, yapay zekâya öğrenme güçlüğünün ne demek olduğunu soracağım. Tüm samimiyetimle söylüyorum, ben bu ifadenin içeriğini anlamıyorum. Bir çocuk zekâ seviyesi düşük olarak doğabilir ama aynı zekâ seviyesinde olan bir sınıfta herkes ortalama zekâya sahip iken, bazı öğrenciler hiçbir şey öğrenmiyorsa neden öğrenme güçlüğü tanısı konuyor? Bu ifade disleksi gibi doğuştan mı geliyor? Ben bu ifadeyi değiştirmek istiyorum.
Ödev yapma güçlüğü, ders çalışma güçlüğü, telefondan ayrılma güçlüğü….
Literatüre sürekli yeni kavramlar katıp, her seferinde öğrenci yanlısı tutum takınarak ilerleyemeyiz. Çocuğundan sürekli özür dileyen anne babalar, bu davranışın ergenlik çağında yeni sorunlara sebep olabileceğini de düşünmeli.
Elbette seksenleri değerlendirirken, o yıllarda her şey güzeldi diyemeyiz. Her zamanın koşulları farklıdır ve değerlendirmemizi o günkü şartları hatırlayarak yapmalıyız.
O yıllarda pazar sabahı siyah beyaz televizyonda izlediğimiz kovboy filmleri mesela. Elbet geri gelmeyecek ama acısı ile tatlısı ile hatırlarımızda yaşayacak.
Hâl-hatır soran komşular, çocuğunu sadece uyuduğu zaman gizlice seven babalar, kara lastikten yapılmış (cizlavet) ayakkabılar ve sadece zenginlerin yediği çikita muzlar… Evet, artık bitirmeliyim. Yapay zekâya bir soru sormam lazım. Ha bu arada, babam karpuz satın alırken, karpuzcu amcanın bana ikram olarak verdiği o koca dilim hâlâ aklımda!











