Türkiye’de sağlık hizmetlerine erişim son yıllarda dijitalleşme, hastane altyapısı ve merkezi sağlık sistemleri açısından önemli ölçüde kolaylaştı. Ancak sağlık hizmetine ulaşmak ile alınan sağlık bilgisini doğru anlamak aynı şey değil. Hastanın teşhisini, tedavi seçeneklerini, kullandığı ilacın neden verildiğini, olası yan etkileri veya tetkik sonucunun ne anlama geldiğini kavrayamaması; sağlık sisteminin görünmeyen fakat son derece önemli sorunlarından birini oluşturuyor.
Bu sorunun merkezinde sağlık okuryazarlığı bulunuyor. Dünya Sağlık Örgütü, sağlık okuryazarlığını yalnızca sağlıkla ilgili metinleri okuyabilme yeteneği olarak değerlendirmiyor. Kavram; sağlık bilgisine erişebilme, bilgiyi anlayabilme, güvenilirliğini değerlendirebilme ve alınacak sağlık kararlarında kullanabilme becerilerinin tamamını kapsıyor. Başka bir ifadeyle kişinin internette hastalığını araştırabilmesi sağlık okuryazarı olduğu anlamına gelmiyor; önemli olan ulaştığı bilginin doğru olup olmadığını anlayabilmesi ve kendi sağlık durumuna uygun biçimde kullanabilmesi.
Türkiye açısından veriler, bu alanın hâlâ önemli bir halk sağlığı problemi olduğunu gösteriyor.
Türkiye’de her iki kişiden birinin sağlık okuryazarlığı sınırlı
Sağlık Bakanlığının Türkiye genelinde yürüttüğü ilk kapsamlı araştırmalarda tablo oldukça dikkat çekiciydi. Türkiye Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği-32 kullanılarak gerçekleştirilen araştırmada katılımcıların yüzde 30,9’unun sağlık okuryazarlığı yetersiz, yüzde 38’inin ise sorunlu-sınırlı düzeyde olduğu belirlenmişti. Buna göre toplumun yaklaşık yüzde 69’unun sağlık okuryazarlığı yeterli seviyenin altında bulunuyordu.
Daha sonraki araştırmalar kısmi bir iyileşmeye işaret ediyor. Sağlık Bakanlığı tarafından açıklanan 2023 yılı Türkiye Sağlık Okuryazarlığı Araştırması sonuçlarında toplumun yüzde 21’inin sağlık okuryazarlığı yetersiz, yüzde 32,9’unun sorunlu-sınırlı, yüzde 34,4’ünün yeterli, yüzde 11,7’sinin ise mükemmel düzeyde olduğu bildirildi.
Böylece yeterli ve mükemmel sağlık okuryazarlığına sahip nüfusun oranı yüzde 31,1’den yüzde 46,1’e yükselirken, yetersiz veya sınırlı gruptakilerin oranı yüzde 68,9’dan yüzde 53,9’a geriledi. Bu ilerlemeye rağmen sonuç değişmiyor: Türkiye’de nüfusun yarısından fazlası sağlık bilgisini değerlendirme ve kullanma konusunda güçlük yaşayabilecek grupta bulunuyor.
Bu nedenle sağlık okuryazarlığı yalnızca eğitim seviyesi düşük kişilerin karşılaştığı bir problem olarak görülmemeli. Üniversite mezunu bir kişi de karmaşık bir patoloji raporunu, ilaç etkileşimlerini veya ameliyat risklerini anlamakta zorlanabilir.
Sağlık okuryazarlığı neden bu kadar önemli?
Bir hastanın kendisine verilen bilgiyi anlamaması yalnızca iletişim problemi yaratmaz. Bunun doğrudan sağlık sonuçları olabilir.
Örneğin hasta; ilaç dozunu yanlış kullanabilir, antibiyotiği erken bırakabilir, tetkik sonucunu yanlış yorumlayabilir, kontrol randevusunu gereksiz görebilir, kronik hastalığını yeterince takip etmeyebilir veya internette gördüğü doğrulanmamış bir tedaviyi uygulamaya başlayabilir.
DSÖ, düşük sağlık okuryazarlığının sağlık sonuçlarını ve sağlık hizmetlerinin kullanım biçimini etkileyebildiğini, aynı zamanda sağlık eşitsizliklerini derinleştirebildiğini vurguluyor. Avrupa’da yapılan çalışmalarda da yetişkin nüfusun önemli bir bölümünün sağlık bilgisini değerlendirmekte güçlük çektiği görülüyor.
Türkiye’deki eski ulusal araştırmanın sonuçları da sağlık okuryazarlığı ile sağlık durumu arasında dikkat çekici bir ilişki ortaya koymuştu. Sağlık okuryazarlığı yetersiz olanlarda kronik hastalık görülme oranı yüzde 43,5 iken, mükemmel sağlık okuryazarlığı grubunda bu oran yüzde 13,5 olarak ölçülmüştü. Bu sonuç tek başına neden-sonuç ilişkisi kurmaya yetmese de sağlık okuryazarlığı ile kişinin kendi sağlığını yönetebilme kapasitesi arasındaki güçlü ilişkiye işaret ediyor.
Asıl mesele; hastanın bilgisizliği değil, bilginin nasıl sunulduğu
Sağlık okuryazarlığı tartışılırken yapılan en büyük hatalardan biri sorumluluğu tamamen hastaya yüklemek.
“Hasta anlamadı”, “hasta yanlış kullandı” veya “internetten yanlış bilgi edinmiş” denildiğinde sorun bireysel bir eksiklik gibi görülüyor. Oysa modern sağlık okuryazarlığı yaklaşımı bundan çok daha geniş.
DSÖ özellikle örgütsel sağlık okuryazarlığı kavramına dikkat çekiyor. Buna göre sağlık kurumlarının, sağlık çalışanlarının ve kamusal bilgi sistemlerinin de bilgiyi vatandaşın anlayabileceği biçimde sunma sorumluluğu bulunuyor. Karmaşık bir sağlık sistemi içerisinde insanların her bilgiyi çözmesini beklemek yerine sağlık sisteminin anlaşılabilir hale getirilmesi gerekiyor.
Bu nedenle bir reçetenin anlaşılmaması yalnızca hastanın sağlık okuryazarlığı sorunundan kaynaklanmayabilir. Reçetedeki açıklamanın belirsiz olması, hekimin yeterli zaman ayıramaması veya hastaya verilen metnin yoğun tıbbi terminoloji içermesi de aynı sonucu doğurabilir.
Türkiye’de hastanın anlaşılır biçimde bilgilendirilmesi bir hak
Üstelik Türkiye’deki mevzuat bu konuda oldukça açık.
Hasta Hakları Yönetmeliği’nin 18’inci maddesine göre sağlık bilgisi hastaya mümkün olduğunca sade, sosyal ve kültürel düzeyine uygun ve anlayabileceği şekilde verilmek zorunda. Hasta ayrıca uygulanacak tıbbi müdahale konusunda sağlık meslek mensubu tarafından sözlü olarak bilgilendirilmeli. Acil durumlar dışında bilgilendirme için hastaya makul süre tanınması ve işlemin uygun bir ortamda gerçekleştirilmesi gerekiyor.
Dolayısıyla gerçek anlamda bilgilendirilmiş onam yalnızca hastanın önüne bir belge koyup imza almak anlamına gelmiyor.
Hasta; “Bana ne yapılacak?”, “Neden yapılacak?”, “Riskleri neler?”, “Alternatif yöntem var mı?”, “Tedaviyi kabul etmezsem ne olabilir?” sorularına anlayabileceği cevaplar alamıyorsa, formun imzalanmış olması iletişimin başarılı olduğu anlamına gelmez.
Doktor-hasta görüşmesindeki zaman baskısı sorunu büyütüyor
Türkiye’deki sağlık sisteminin yoğunluğu bu noktada belirleyici faktörlerden biri.
OECD’nin 2025 verilerine göre Türkiye’de aktif çalışan hekim sayısı bin kişi başına yaklaşık 2,4. OECD ortalaması ise 3,9. Aynı OECD çalışması Türkiye’nin hekim başına yıllık muayene sayısının yüksek olduğu ülkeler arasında bulunduğunu; 2023’te hekim başına yıllık muayene sayısının 4 bin 500’ün üzerinde olduğunu belirtiyor.
Bu tablo iletişim açısından önemli.
Muayene sırasında hekimin aynı anda hastanın öyküsünü alması, fizik muayene yapması, eski tetkikleri incelemesi, tanı koyması, elektronik kayıtları tamamlaması, reçete oluşturması ve hastaya tedaviyi açıklaması gerekiyor.
Hasta yoğunluğunun fazla olduğu bir ortamda ilk kısaltılan süreçlerden biri genellikle açıklama süresi olabiliyor. Sonuçta hasta odadan elinde reçete ile çıkıyor ancak bazen; “Bende tam olarak ne var?” sorusunun yanıtını bilmiyor.
Türkiye’deki hasta-hekim iletişimi üzerine yapılan akademik değerlendirmelerde de iletişim sorunlarının tedaviye uyumu, hasta memnuniyetini ve sağlık hizmetlerinin etkinliğini olumsuz etkileyebildiği; çözümün yalnızca hastalara değil hekimlere, yöneticilere ve sağlık kurumlarına da sorumluluk yüklediği vurgulanıyor.
Tıbbi dil hastayı sağlık bilgisinden uzaklaştırabiliyor
Sağlık çalışanlarının günlük olarak kullandığı birçok kavram hasta açısından yabancı olabilir.
“Benign”, “malign”, “idiopatik”, “kontrendike”, “proflaksi”, “lezyon”, “pozitif bulgu”, “negatif sonuç”, “metastaz”, “remisyon”, “komorbidite” gibi ifadeler hekimler açısından standart terminolojinin parçaları olsa da hastanın bu kelimeleri aynı şekilde yorumlaması beklenemez.
Örneğin bir tetkikin “pozitif” çıkmasını hasta iyi bir sonuç olarak değerlendirebilir. Tıbbi bağlamda ise pozitif sonuç bazı testlerde hastalık veya risk unsurunun saptandığını gösterebilir.
Dolayısıyla sağlık iletişiminde amaç tıbbi doğruluğu azaltmak değil, aynı bilgiyi iki katmanlı vermek olmalı.
Örneğin: “Hipertansiyonunuz var.”, ifadesinin ardından; “Yani tansiyonunuz normalden sürekli olarak yüksek seyrediyor.” denilmesi, bilgiyi çok daha erişilebilir hale getirir.
Hasta doktorun anlattığını anlamış gibi görünebilir
Sağlık iletişiminin en kritik problemlerinden biri de hastanın anlamadığı halde bunu ifade etmemesidir.
Hasta hekime karşı mahcup olabilir, görüşmeyi uzatmak istemeyebilir veya doktorun yoğun olduğunu düşünebilir. “Anladınız mı?” sorusuna otomatik olarak “Evet” cevabı verebilir.
Bu yüzden uluslararası sağlık iletişimi yaklaşımında teach-back, yani hastadan bilgiyi kendi cümleleriyle tekrar anlatmasını istemek önemli yöntemlerden biri kabul ediliyor.
Örneğin: “İlacınızı nasıl kullanacağınızı bana kendi cümlelerinizle anlatabilir misiniz?” sorusu, “Anladınız mı?” sorusundan çok daha etkili olabilir.
Burada amaç hastayı sınamak değil; sağlık çalışanının açıklamasının yeterince anlaşılır olup olmadığını kontrol etmektir.
İnternet bilgi açığını kapatırken yeni bir sorun yarattı
Sağlık okuryazarlığının günümüzdeki en kritik boyutlarından biri dijital sağlık okuryazarlığı.
Hasta artık hekimin odasından çıktıktan sonra bilgi aramak için kütüphaneye gitmiyor. Telefonunu çıkararak birkaç saniye içinde hastalığı, ilacı veya tetkik sonucunu arayabiliyor.
Bu durum büyük bir fırsat. Ancak aynı zamanda büyük bir risk.
Arama motorlarında bilimsel sağlık kuruluşlarının içerikleri ile kişisel deneyimler, reklam amaçlı içerikler, sosyal medya videoları, ürün satış sayfaları ve bilimsel dayanağı olmayan tedavi iddiaları aynı ekran içerisinde yer alabiliyor.
OECD de dijital teknolojilerin sağlık bilgisine erişimi demokratikleştirdiğini ancak sağlık bilgilerinin yanlış yorumlanmasının kişilerin tercihlerine zarar verebileceğini ve sağlık sistemine gereksiz yük oluşturabileceğini belirtiyor.
Bu nedenle dijital sağlık okuryazarlığı yalnızca Google’da hastalık arayabilmek değil; kaynağın kim olduğunu, bilginin hangi tarihte yayımlandığını, bilimsel kanıt bulunup bulunmadığını ve içeriğin ticari amaç taşıyıp taşımadığını değerlendirebilmek anlamına geliyor.
Sosyal medya sağlık bilgisinin yeni merkezi hâline geldi
Sorunun bir başka boyutu sosyal medya.
Özellikle beslenme, kilo verme, hormonlar, vitaminler, kanser tedavileri, cilt hastalıkları, ruh sağlığı ve çocuk sağlığı alanlarında sosyal medya kullanıcılarının karşısına yoğun miktarda sağlık içeriği çıkıyor.
Buradaki temel problem yanlış bilgi kadar eksik bağlam.
Bir bilgi bilimsel olarak doğru olabilir ancak herkes için geçerli olmayabilir. Örneğin belirli bir besinin kan şekerini düşürebildiğini gösteren bir araştırmanın bulunması, diyabet hastasının ilaçlarını bırakıp yalnızca o besini tüketmesi gerektiği anlamına gelmez.
Sağlık okuryazarlığının kritik aşamalarından biri tam olarak burada devreye giriyor: Bilgiye ulaşmanın ardından bilgiyi değerlendirmek ve kişisel sağlık kararına nasıl uygulanacağını anlamak.
Yaşlı nüfus sağlık iletişiminde özel önem taşıyor
Türkiye’nin önceki sağlık okuryazarlığı araştırmalarında en dikkat çekici farklılıklardan biri yaş gruplarında görülmüştü.
65 yaş ve üzerindeki bireylerin yüzde 65,5’inde sağlık okuryazarlığı yetersiz düzeydeydi. Yetersiz ve sorunlu-sınırlı gruplar birlikte değerlendirildiğinde oran yüzde 90,4’e ulaşıyordu.
Bu grup aynı zamanda diyabet, hipertansiyon, kalp-damar hastalıkları ve benzeri kronik hastalıklar nedeniyle sağlık sistemiyle en sık temas eden nüfuslardan biri. Üstelik birçok yaşlı hasta aynı anda birden fazla ilaç kullanıyor. Dolayısıyla sağlık bilgisini anlamakta en fazla desteğe ihtiyaç duyan grup, aynı zamanda en karmaşık sağlık kararlarını vermek zorunda kalabiliyor.
Bu nedenle yalnızca dijital bilgilendirme sistemlerinin geliştirilmesi yeterli olmayabilir. Basılı materyaller, aile desteği, eczacı danışmanlığı, aile hekimliği ve yüz yüze bilgilendirme gibi yöntemlerin birlikte kullanılması gerekiyor.
Dil ve kültür farklılıkları ayrı bir engel oluşturuyor
Türkiye’de göçmen ve mülteci nüfus açısından sağlık okuryazarlığının farklı bir boyutu daha bulunuyor.
DSÖ’nün Türkiye’deki Suriyeli mülteciler üzerine yürüttüğü çalışmada dil, eğitim düzeyi ve kültürel farklılıkların sağlık bilgisine erişimi zorlaştırabildiğine dikkat çekiliyor. Çalışmada sağlık iletişiminin yalnızca tercüme edilmesinin değil, kültürel olarak uygun ve güvenilir kanallardan sunulmasının da önemli olduğu vurgulanıyor.
Bu durum aslında sağlık okuryazarlığının neden yalnızca kişinin eğitim düzeyiyle açıklanamayacağını gösteriyor. Son derece eğitimli bir insan bile bilmediği bir dilde sağlık sistemine girdiğinde düşük sağlık okuryazarlığına sahip bir kişiyle benzer güçlükler yaşayabilir.
e-Nabız gibi sistemler önemli ama veriyi göstermek tek başına yeterli değil
Türkiye’nin dijital sağlık altyapısının en önemli unsurlarından biri e-Nabız.
Laboratuvar sonuçları, reçeteler, görüntüleme kayıtları ve birçok tıbbi bilgi vatandaşın erişimine açılmış durumda.
Bu ciddi bir avantaj. Ancak burada önemli bir ayrım bulunuyor: Veriye erişmek, veriyi anlamak değildir.
Hastanın kan tahlilinde bazı sonuçların yanında kırmızı işaret görmesi fakat bunun klinik açıdan önemli olup olmadığını bilememesi sık karşılaşılan bir durum.
Laboratuvar sonuçlarında referans aralığının dışında kalan her değer hastalık anlamına gelmediği gibi referans aralığında bulunan her sonuç da kişinin tamamen sağlıklı olduğu anlamına gelmez.
Dijital sağlık sistemlerinin bundan sonraki aşaması yalnızca veriyi göstermek değil, hastanın anlayabileceği seviyede açıklayıcı içerik sağlayabilmek olmalı.
Sağlık haberleri de sağlık okuryazarlığının parçası
Sağlık bilgisinin önemli kaynaklarından biri medya.
“Bu besin kansere karşı koruyor”, “Bilim insanları yaşlanmayı durdurdu”, “Bu vitamin kalp krizini önlüyor” veya “Yeni tedavi hastalığı tamamen ortadan kaldırıyor” gibi kesin ifadeler bilimsel araştırmaların kapsamını olduğundan fazla gösterebilir.
Bilimsel araştırmalarda çoğu zaman sonuçlar belirli bir örnekleme, belirli koşullara veya istatistiksel ilişkilere dayanır.
Bu nedenle sağlık haberciliğinde araştırmanın; insanlar üzerinde mi yoksa laboratuvar ortamında mı gerçekleştirildiği, katılımcı sayısının ne olduğu, nedensellik mi yoksa yalnızca ilişki mi gösterdiği ve araştırmanın sınırlılıklarının bulunup bulunmadığı önem taşır.
Sağlık okuryazarlığını yükseltmek yalnızca hastaları eğitmekle mümkün değil; sağlık içeriği üreten medya kuruluşlarının da bilimsel bilgiyi doğru bağlam içerisinde aktarması gerekiyor.
Çözüm hastaya daha fazla broşür vermek değil
Sağlık okuryazarlığı geçmişte çoğunlukla eğitim materyalleri hazırlamak üzerinden ele alınıyordu. Ancak günümüzde yaklaşım değişiyor.
Sorun hastaya daha fazla bilgi vermek değil, doğru bilgiyi doğru zamanda ve anlaşılır biçimde vermek.
Örneğin hastaneden taburcu edilen bir hastaya 15 sayfalık tıbbi açıklama vermek yerine en kritik bilgileri açık biçimde anlatan tek sayfalık bir plan daha yararlı olabilir:
- Hangi ilaçları kullanacak?
- Ne zaman kullanacak?
- Hangi belirtilerde yeniden hastaneye başvuracak?
- Kontrol randevusu ne zaman?
- Hangi davranışlardan kaçınmalı?
Sağlık okuryazarlığı açısından başarının ölçüsü verilen bilgi miktarı değil, hastanın bilgiyi kullanabilme kapasitesidir.
Türkiye sağlık okuryazarlığında yeni bir döneme hazırlanıyor
Sağlık Bakanlığı bu alandaki çalışmalarını 2025-2028 Sağlık Okuryazarlığı Ulusal Eylem Planı altında topladı. Bakanlık, planın sağlık bilgisinin anlaşılması ve kullanılmasını güçlendirmeyi amaçladığını açıklarken programın 7 ana hedef, 57 eylem ve 167 faaliyetten oluştuğunu bildirdi.
Bu açıdan Türkiye’deki sağlık okuryazarlığı oranlarının geçmiş yıllara göre yükselmesi olumlu bir gelişme. Ancak nüfusun yüzde 53,9’unun hâlâ yetersiz veya sorunlu-sınırlı grupta bulunması sorunun çözülmüş olmadığını gösteriyor.
Asıl başarı yalnızca toplumun sağlık okuryazarlığı puanının yükselmesiyle değil; hastanın sağlık kuruluşundan ayrılırken “Bende ne var, neden bu tedaviyi alıyorum ve bundan sonra ne yapmam gerekiyor?” sorularını yanıtlayabilmesiyle ölçülmeli.
Hastayı bilgilendirmek tedavinin bir parçası olmalı
Türkiye’deki sağlık okuryazarlığı problemi yalnızca insanların tıbbi bilgilerinin az olması meselesi değil. Sorun; hastanın sağlık sistemiyle karşılaştığı her noktada ortaya çıkabiliyor.
Hastane tabelasından reçeteye, laboratuvar sonucundan ilaç kutusuna, doktor görüşmesinden sosyal medya içeriğine kadar sağlık bilgisinin nasıl üretildiği ve aktarıldığı belirleyici. Bu nedenle çözümün de yalnızca hastaya yüklenmesi mümkün değil.
Hekimlerin daha anlaşılır iletişim kullanması, hastanelerin hasta dostu bilgilendirme sistemleri geliştirmesi, dijital platformların sağlık verilerini daha anlaşılır hale getirmesi, medyanın sağlık haberlerinde bilimsel sınırları koruması ve vatandaşların güvenilir kaynakları ayırt etme becerisinin geliştirilmesi gerekiyor.
Türkiye’de sağlık okuryazarlığında son yıllarda ilerleme kaydedilmiş olsa da toplumun yarısından fazlasının hâlâ sınırlı veya yetersiz düzeyde olması, hasta bilgilendirmenin sağlık sisteminin yan konusu değil temel kalite göstergelerinden biri olarak ele alınması gerektiğini ortaya koyuyor. Çünkü sağlık hizmetinde bilginin verilmiş olması tek başına yeterli değil.
Asıl mesele hastanın o bilgiyi gerçekten anlayıp anlamadığı.













