Cumhurbaşkanı olarak 15 yıl görev yapan bir liderin ardından kalan para, şaşırtıcı derecede mütevazıydı. Çünkü onun gerçek mirası toprak ya da para değil, fikir ve kitaplardı. Peki Atatürk’ün mal varlığı ne kadardı? Detaylar haberimizde…
Mustafa Kemal Atatürk, 1881 yılında dünyaya geldi ve 10 Kasım 1938’de ebediyete uğurlandı. Sadece 57 yıl süren hayatına, insanlık tarihine yön veren bir liderlik sığdırdı. Ömrü, yatılı askerî okullarda başlayan disiplinli bir eğitimle şekillendi; üç kıtaya yayılmış cephelerde süren savaşlarla olgunlaştı; son 15 yılında ise cumhurbaşkanlığı görevini üstlenerek yeni bir devletin temelini attı.
1938 yılına, yani ölümüne gelindiğinde, geride bıraktığı mal varlığı dikkat çekici derecede sadeydi. Emekli maaşının yattığı hesapta 19.566 lira 80 kuruş, kişisel banka hesabında ise 53.453 lira 18 kuruş bulunuyordu. Toplamda 73.019 lira 98 kuruş… Kişisel hesabındaki para, bugünkü Atatürk Orman Çiftliği’nin bulunduğu arazide yetiştirilen ürünlerin satışından elde edilmişti. Cumhurbaşkanlığı gibi yüksek bir makamda 15 yıl görev yapmış bir liderin geride bıraktığı servet bu kadarla sınırlıydı. Çünkü sahip olduğu tüm mal varlığını, hiçbir kişisel menfaat gözetmeden, Türk milletine bağışlamıştı. Bu bağışın içinde bataklık haldeyken kendi parasıyla alıp verimli bir çiftliğe dönüştürdüğü geniş arazi de vardı.
Geriye kalan bu cüzî miktardaki para ise kız kardeşi Makbule Hanım, evlatlık kızları ve köşk çalışanları gibi yakın çevresine adil biçimde paylaştırıldı. Atatürk’ün “Mal ve mülk bana ağırlık veriyor; bunları milletime iade etmek bana huzur veriyor” sözü mal varlığını kişisel çıkar için değil, milletin ortak geleceği için değerlendirdiğinin en net ifadesiydi.

BİR LİDERİN GERÇEK HAZİNESİ: KİTAPLAR
Ancak Atatürk’ün gerçek serveti ne banka hesaplarında ne de taşınmazlarda saklıydı. Onun asıl hazinesi kitaplarıydı. Kütüphanesinde 4433 adet tek kitap ve 2905 ciltli eser bulunuyordu. Yani toplamda en az 7338 kitap… Subaylık döneminden itibaren yoğun şekilde okumaya devam eden Atatürk, yalnızca savaş meydanlarında değil, fikir dünyasında da büyük bir mücadele vermişti. Çanakkale’den iki sandık dolusu kitapla ayrıldığı, bunlardan birinin “Uygur Türkçesi Sözlüğü” olduğu bilinir. Cumhurbaşkanlığı döneminde ise sabahlara kadar kitap okuduğu, gözlerini korumak için tülbentler kullandığı anlatılır.
Yeni çıkan yayınları yakından takip eder, dünya genelindeki önemli eserleri büyükelçilikler aracılığıyla getirttiği, bunların ücretini de her zaman kendi cebinden karşıladığı bilinir. Onun kitap sevgisi bir alışkanlıktan öte, milletini çağdaş uygarlık seviyesine ulaştırma hedefinin temel taşıydı. Öğrencilik ve subaylık yılları da dahil edildiğinde, okuduğu kitap sayısının 10 bini geçtiği tahmin edilmektedir.
“Benim yegâne servetim Türklüktür” diyen, “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözünü rehber edinen Atatürk’ün düşünce dünyasının iki temel direği vardı: Biri Türklük bilinci, diğeri ise bilgiye olan sarsılmaz inancı. O nedenle “Türk; öğün, çalış, güven!” sözü, sadece bir vecize değil, bir milletin geleceğe yürüyüş rehberidir. Buradaki “öğünmek”, kuru bir övünmeyi değil; bilgiyle donanmayı, kendini geliştirmeyi ifade eder. “Çalışmak”, hiçbir karşılık beklemeden üretmeyi, “güvenmek” ise kendi milletine, kendi benliğine olan inancı temsil eder.
Eğer bu üç düsturun içini boşaltır; öğrenmenin yerine ezberi, çalışmanın yerine torpili, güvenin yerine dışa bağımlılığı koyarsak, uygarlık yarışında yalnızca geriden bakmakla kalır, kendi potansiyelimizin gölgesinde kayboluruz.
Son sözü büyük bilge Yunus Emre’ye bırakalım:
İlim, ilim bilmektir,
İlim kendin bilemektir












