Yine, yeniden… Boş kalmışlığın etkisiyle… Daha doğrusu, bunu şöyle açıklayabilirim: Bazen insanın yapması gereken, kendisini bekleyen onca dünyevi işi, sorumluluğu ve koşuşturması arasında bir süreliğine elini eteğini çekip kendisine odaklanma ihtiyacı doğuyor.
Ben de bu kez günlük hayatın telaşından uzaklaşıp kendimle baş başa kalmanın, iç sesimi dinlemenin ve düşüncelerimi kelimelere dökmenin etkisiyle bu satırları kaleme almak istedim.
İnsan bazen nefes almak istiyor; tüm curcunalardan sıyrılıp, tüm rollerden arınıp sadece kendi olmak istiyor. Eleştirilme kaygısı gütmeden paylaşmak, dertleşmek, anlatmak, farkında olunmak, değer görmek, takdir edilmek ve bir o kadar da okuyucuya “Ben de böyle hissediyorum.” dedirtebilmek istiyor.
Ne olursak olalım, kim olursak olalım; medeni durumumuz, maddi durumumuz, eğitim seviyemiz ne olursa olsun, din, dil, ırk, mezhep, yaş, cinsiyet vb. farklılıkları gözetmeksizin, yaratılışımızın insan olması sebebiyle ortak özelliklerimiz vardır. İlk insanın yaratılışından günümüze kadar geçen zamanda, hangi çağda yaşarsak yaşayalım, Yüce Yaratıcı Allah’ın insan kuluna kendi ruhundan üflediği bu ortak özellikler varlığını sürdürmektedir.
Bir bebeğin dünyaya ilk geldiği andaki tabula rasa (boş levha) hâlinden başlayarak, insanın hamlıktan pişmeye, pişerken yanmaya ve zamanla olgunlaşmaya doğru ilerleyen bir yolculuğu vardır. Üstüne katarak, yaşayarak, öğrenerek ve deneyimleyerek farklı evrelerden geçer. Her insanın bu yolculuğu ve olgunlaşma süreci de birbirinden farklıdır.
Benim de hikâyemi defalarca dile getirdiğim oldu. Yine yüreğim kabardı. Yine yazmak, sizlerle dertleşmek istedim.
İnsan olmanın vasıflarını taşımak gerçekten bu kadar zor mu? Yoksa bana mı zor geliyor?
Cemal Sâfi, Tek Hece adlı şiirinde, altmışlı yaşlarında şu soruyu yöneltiyor:
“Var mı beni içinizde tanıyan?”
Ben de kendime sorduğumda aynı sorunun karşısında duruyorum. Var mı beni gerçekten tanıyan?
Cevabım yok.
Kim neden tanısın, kim anlamak ve tanımak istesin ki?
Şair, şiiri boyunca aşkın kimliğini, gücünü ve insan üzerindeki etkisini anlatıyor. Ben ise bu soruyu kendi iç dünyama taşıyorum. Çünkü tanınmakla anlaşılmanın aynı şey olmadığını düşünüyorum.
İnsan bazen kendisini anlatmak, paylaşmak, anlaşılmak istiyor. Bazen yalnızca dinlenmek, yargılanmadan kabul görmek, değerli olduğunu hissetmek istiyor. Belki de insanın en büyük ihtiyaçlarından biri, olduğu hâliyle kabul görmek ve anlaşılabilmek.
İnsan, hayatı boyunca kendisini tanımaya çalışırken başkaları tarafından da tanınmayı bekliyor. Peki, bütün bu çaba içerisinde insan kendisine ne kadar yaklaşabiliyor?
İnsan olmanın vasıflarını taşımak gerçekten bu kadar zor ve karmaşık mı? Yoksa bana mı zor geliyor? Peki siz de durum nedir?












