Aynı sokaktan geçiyoruz, aynı otobüste yan yana oturuyoruz, aynı fırından çıkan ekmeğin kokusuyla güne başlıyoruz. Peki ama ne ara bu kadar uzaklaştık birbirimizden? Yanımızdan geçen bir yabancının gözlerine bakarken kalbimizde hissettiğimiz o sızı neyin nesi?
Toplum olarak bir yol ayrımındayız. İçimizde yükselen o sert, öfkeli ve tahammülsüz ses aslında ne söylüyor bize? Gerçekten birbirimizden nefret mi ediyoruz, yoksa göz ardı etmeye çalıştığımız derin bir özlem mi var arkasında?
Nefret, sarılması en kolay ama yükü en ağır olan zırhtır. Bizi koruduğunu sanırız; oysa sadece yalnızlaştırır. Sokakta birbirine tebessüm eden insanlara, mahalle aralarında yankılanan samimi selamlaşmalara, içten bir “Nasılsın?” sorusuna duyduğumuz o gizli açlık nefret olamaz. Bu, kaybetmekte olduğumuz insanlığımıza, güvene ve huzura duyduğumuz katıksız bir özlemdir.
Öfke çabuk yayılır, doğru. Ama iyileştirmez. Kalbimizi katılaştırarak çözebileceğimiz tek bir insani sorun yok bu dünyada. Yanımızdakini anlamak, onun da tıpkı bizim gibi yaraları, korkuları ve umutları olduğunu fark etmek o kadar da zor değil.
Sorun görünüşümüzde, fikirlerimizde ya da yaşam tarzlarımızda değil; birbirimizin gözünün içine bakmayı unutmuş olmamızda. Birbirimizi dinlemekten vazgeçtiğimiz gün, nefret o boşluğu doldurmaya başladı. Ama o boşluğu kapatacak tek şey yine biziz.
Bugün bir durup düşünelim:
Birbirimize bakarken gördüğümüz şey bir düşman mı, yoksa aynı gökyüzünün altında yaşam mücadelesi veren bir yol arkadaşı mı?
İçimizdeki bu öfke ateşi kimi yakıyor; karşıdakini mi, yoksa yavaş yavaş kendimizi mi?
Nefret kolaydır; emek istemez, yıkması basittir. Ama iyileşmek, yeniden bir arada harika bir toplum olmak cesaret ister. Bizim nefret etmeye değil; birbirimizi anlamaya, dinlemeye ve yeniden o eski sıcaklıkla kucaklamaya ihtiyacımız var.
Gelin, nefreti büyütmek yerine özlemimizi dile getirelim. Çünkü bu toplumun ihtiyacı olan şey daha fazla öfke değil; birazcık anlayış, bir tutam merhamet ve yeniden yürekten kurulacak bir bağdır.













