Türk Dili ve Edebiyatı, Türk Şiiri ve Türk Şairlerine Vefa yazı dizisi
Bazı insanlar yaşadıkları dönemin tanığı olur, bazılarıysa o dönemin hafızasını geleceğe taşır. Attilâ İlhan, sözcükleriyle yalnızca kendi çağını anlatan değil, kendisinden sonra gelen kuşaklara da düşünme ve sorgulama alanı bırakan isimlerden biridir. 10 Ekim 2005’te aramızdan ayrılan şairi, vefatının yıl dönümünde saygı ve özlemle anıyorum.
15 Haziran 1925’te İzmir’in Menemen ilçesinde dünyaya gelen Attilâ İlhan, şiirden romana, gazetecilikten senaryo yazarlığına uzanan çok yönlü bir edebiyat ve düşünce hayatı sürdürdü. Ancak onu anlamak için yalnızca yaşam öyküsüne ve eserlerinin listesine bakmak yeterli değildir. Asıl mesele, yazdıklarının hangi insana, hangi topluma ve hangi sorulara seslendiğini anlayabilmektir.
Türk Dili ve Edebiyatı, Türk Şiiri ve Türk Şairlerine Vefa yazı dizisi kapsamında Attilâ İlhan’ı anarken benim için önemli olan da budur: Edebiyatımıza emek vermiş isimleri yalnızca belirli günlerde hatırlamak değil, onların düşünsel ve kültürel mirasını yeniden gündeme taşımak.
Aşkın içinden topluma uzanan şiir
Attilâ İlhan denildiğinde pek çok okurun zihninde önce aşk, ayrılık, özlem ve yalnızlık belirir. Ben Sana Mecburum, Sisler Bulvarı, Yağmur Kaçağı ve Böyle Bir Sevmek gibi eserleri, onun şiir dünyasının geniş kitlelerle buluşmasını sağlamıştır.
Fakat İlhan’ın şiirini yalnızca aşk şiirleriyle sınırlamak, şairin dünyasını daraltmak olur. Onun dizelerinde insanın kişisel hikâyesi, yaşadığı çevreden ve çağının koşullarından bağımsız değildir. Aşkın yanında yalnızlık, yalnızlığın yanında şehir, şehrin yanında toplumsal hayat vardır.
İnsan neden yalnızlaşır? Kalabalıklar içinde yaşarken neden kendisini anlaşılmamış hisseder? Bir toplum değişirken insanın değerleri, ilişkileri ve aidiyet duygusu nasıl etkilenir?
Bu sorular, Attilâ İlhan’ın şiirlerini bugün de okunabilir kılan düşünsel kapılardan bazılarıdır. Şiir, onun kaleminde yalnızca duyguların dile geldiği bir alan değil, insanın kendisini ve dünyasını anlamaya çalıştığı bir ifade biçimidir.
Şairin aynasında toplum
Bir sosyolog olarak edebiyatın toplumla kurduğu ilişkiyi önemsiyorum. Çünkü edebî eserler yalnızca yazarlarının hayal dünyasını değil, içinde üretildikleri dönemin değerlerini, çatışmalarını, beklentilerini ve değişimlerini de anlamamıza yardımcı olur.
Attilâ İlhan’ın romanlarında ve düşünce yazılarında birey ile toplum arasındaki ilişkinin farklı boyutlarını görmek mümkündür. Sokaktaki Adam ve Kurtlar Sofrası gibi romanları, Hangi Batı gibi düşünce eserleri, onun edebiyatı toplumsal ve tarihsel meselelerden ayrı düşünmediğini gösterir.
İlhan’ın modernleşme, kültürel kimlik ve bağımsızlık üzerine görüşleri de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Türkiye’nin Batı ile ilişkisini sorgularken kendi tarihsel ve kültürel birikimini göz ardı etmeyen bir yaklaşımı savunmuştur. Bu görüşler elbette tartışılabilir; ancak onun düşünce dünyasının temel meselelerinden birini oluşturdukları açıktır.
Edebiyatın önemi de burada ortaya çıkar: Her zaman aynı fikirde olduğumuz yazarları okumak zorunda değiliz. Bazen bize katılmadığımız düşünceleri sorgulatması, bazen de alışkanlık hâline getirdiğimiz kabulleri yeniden değerlendirmeye çağırması nedeniyle bir eseri önemseriz.
Attilâ İlhan’ın mirasını değerlendirirken de yalnızca onu övmekle yetinmemeli, eserlerinin açtığı tartışma alanlarını da canlı tutmalıyız.
Vefa, hatırlamanın ötesinde bir sorumluluktur
Vefa, benim için geçmişte yaşamış bir ismi yıldönümünde anmaktan ibaret değildir. Vefa; emeği görmek, katkıyı teslim etmek ve birikimin unutulmasına izin vermemektir.
Bir şairin ardından güzel sözler söylemek elbette değerlidir. Ancak asıl vefa, kitaplarını yeniden okumak, düşüncelerini anlamaya çalışmak, edebiyatımıza yaptığı katkıları yeni kuşaklara anlatmak ve eserleri üzerine konuşmayı sürdürmektir.
Bugün kültürel hayatın hızla tüketildiği, isimlerin ve eserlerin çoğu zaman kısa süreli gündemlere sıkıştırıldığı bir dönemde yaşıyoruz. Görünürlük ile kalıcılık, tanınmak ile anlaşılmak birbirine karıştırılabiliyor. Oysa bir edebiyatçının gerçek mirası, yalnızca ne kadar konuşulduğuyla değil, eserlerinin ne ölçüde okunduğu ve sonraki kuşaklarda nasıl karşılık bulduğu ile de ilgilidir.
Bu nedenle Türk Dili ve Edebiyatı, Türk Şiiri ve Türk Şairlerine Vefa yazı dizisini hazırlarken amacım, edebiyatımıza katkı sunmuş isimleri hatırlatmak ve onların bıraktığı birikime dikkat çekmektir. Bu çalışma, bir isimler listesi oluşturmanın ötesinde, kültürel belleğimize karşı duyduğum sorumluluğun bir ifadesidir.
Attilâ İlhan da şiiri, romanları ve düşünce yazılarıyla bu bellekte özel bir yere sahiptir.
Bir şairin ardından kalan
Attilâ İlhan, 80 yıllık yaşamının ardından geride çok yönlü bir edebiyat külliyatı bıraktı. Onun şiirlerinde aşkı ve yalnızlığı, romanlarında toplumsal ilişkileri, düşünce yazılarında ise Türkiye’nin kültürel ve tarihsel meselelerini okumak mümkündür.
Bugün onu anarken yalnızca geçmişe dönmüyoruz. Aynı zamanda Türkçenin ifade gücünü, şiirin insan hayatındaki yerini ve edebiyatın toplumsal hafızayı taşıma sorumluluğunu yeniden düşünüyoruz.
Bir toplumun kültürel zenginliği, yetiştirdiği sanatçıların sayısıyla olduğu kadar onların eserlerine gösterdiği ilgiyle de ölçülür. Edebiyatçılarını hatırlayan, eserlerini okuyan ve düşüncelerini tartışmaya devam eden toplumlar, geçmişleriyle bağlarını daha bilinçli biçimde kurabilirler.
Attilâ İlhan’ı anmak benim için bir vefa borcudur. Çünkü edebiyatımıza emek veren isimleri hatırlamak, onların bıraktığı mirası geleceğe taşıma çabasının bir parçasıdır.
Türk Dili ve Edebiyatı, Türk Şiiri ve Türk Şairlerine Vefa yazı dizisi kapsamında Attilâ İlhan’ı vefatının yıl dönümünde saygı ve rahmetle anıyorum. Şiirleri okunmaya, düşünceleri tartışılmaya devam ettikçe edebiyatımızdaki sesi de yaşamayı sürdürecektir.
Şimdi, Attilâ İlhan’ı kendi dizeleriyle anma vakti…
BEN SANA MECBURUM
Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum.
Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
Bu şehir o eski İstanbul mudur
Karanlıkta bulutlar parçalanıyor
Sokak lambaları birden yanıyor
Kaldırımlarda yağmur kokusu
Ben sana mecburum sen yoksun.
Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur
Tutsak ustura ağzında yaşamaktan
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu
Bir kaç hayat çıkarır yaşamasından
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu
Fatih’te yoksul bir gramofon çalıyor
Eski zamanlardan bir cuma çalıyor
Durup köşe başında deliksiz dinlesem
Sana kullanılmamış bir gök getirsem
Haftalar ellerimde ufalanıyor
Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
Ben sana mecburum sen yoksun.
Belki haziran da mavi benekli çocuksun
Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
Belki Yeşilköy’de uçağa biniyorsun
Bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
Belki körsün kırılmışsın telaş içindesin
Kötü rüzgar saçlarını götürüyor
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Bu kurtlar sofrasında belki zor
Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Sus deyip adınla başlıyorum
İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
Hayır başka türlü olmayacak
Ben sana mecburum bilemezsin.
Attila İlhan
Ayrılık Sevdaya Dâhil
Açılmış sarmaşık gülleri kokularıyla baygın
En görkemli saatinde yıldız alacasının
Gizli bir yılan gibi yuvarlanmış içimde kader
Uzak bir telefonda ağlayan yağmurlu genç kadın
Rüzgar uzak karanlıklara sürmüş yıldızları
Mor kıvılcımlar geçiyor dağınık yalnızlığımdan
Onu çok arıyorum onu çok arıyorum
Heryerimde vücudumun ağır yanık sızıları
Bir yerlere yıldırım düşüyorum
Ayrılığımızı hisettiğim an demirler eriyor hırsımdan
Ay ışığına batmış karabiber ağaçları gümüş tozu
Gecenin ırmağında yüzüyor zambaklar yaseminler unutulmuş
Tedirgin gülümser
Çünkü ayrılık da sevdaya dahil çünkü ayrılanlar hala sevgili
Hiç bir anı tek başına yaşayamazlar
Her an ötekisiyle birlikte herşey onunla ilgili
Telaşlı karanlıkta yumuşak yarasalar
Gittikçe genişliyen yakılmış ot kokusu
Yıldızlar inanılmıyacak bir irilikte
Yansımalar tutmuş bütün sahili
Çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
Öyle vahşi bir tad ki dayanılır gibi değil
Çünkü ayrılıklar da sevdaya dahil
Çünkü ayrılanlar hala sevgili
Yanlızlık hızla alçalan bulutlar karanlık bir ağırlık
Hava ağır toprak ağır yaprak ağır
Su tozları yağıyor üstümüze
Özgürlüğümüz yoksa yalnızlığımız mıdır
Eflatuna çalar puslu lacivert bir sis kuşattı ormanı
Karanlık çöktü denize
Yanlızlık çakmak taşı gibi sert elmas gibi keskin
Ne yanına dönsen bir yerin kesilir fena kan kaybedersin
Kapını bir çalan olmadı mı hele elini bir tutan
Bilekleri bembeyaz kuğu boynu parmakları uzun ve ince
Sımsıcak bakışları suç ortağı kaçamak gülüşleri gizlice
Yalnızların en büyük sorunu tek başına özgürlük ne işe yarayacak
Bir türlü çözemedikleri bu ölü bir gezegenin soğuk tenhalığına
Benzemesin diye özgürlük mutlaka paylaşılacak suç ortağı bir sevgiliyle
Sanmıştık ki ikimiz yeryüzünde ancak birbirimiz için varız
İkimiz sanmıştık ki tek kişilik bir yalnızlığa bile rahatça sığarız
Hiç yanılmamışız her an düşüp düşüp kristal bir bardak gibi
Tuz parça kırılsak da hala içimizde o yanardağ ağzı
Hala kıpkızıl gülümseyen sanki ateşten bir tebessüm zehir zemberek aşkımız
Attila İLHAN












