İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, partimizin TBMM grup toplantısında fon vurgununa ilişkin konuştu.
İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, partisinin TBMM Grup Toplantısı’nda ekonomi politikaları, yatırım fonlarına yönelik soruşturmalar, staj ve çıraklık sigortası mağduriyetleri, Avrupa Birliği ile ticari ilişkiler, dış politika, anayasa tartışmaları ve basın özgürlüğüne ilişkin açıklamalarda bulundu. İktidarın ekonomi yönetimini sert sözlerle eleştiren Dervişoğlu, “Türkiye’de üretim değil, bir yağma ekonomisi vardır” dedi. Türkiye’nin devlet kurumları, hukuk sistemi ve toplumsal güven açısından ciddi sorunlarla karşı karşıya olduğunu savunan Dervişoğlu, “Devleti yeniden kurumlarına, siyaseti akla, toplumu medeni münasebetlere, insanı da hürriyetine kavuşturacağız” ifadelerini kullandı.
İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, 21 Ekim 2026 Çarşamba günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde partisinin grup toplantısında konuştu. Gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulunan Dervişoğlu, ekonomi yönetiminden sermaye piyasalarındaki usulsüzlük iddialarına, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerinden Orta Doğu politikasına kadar birçok konuda hükümete eleştiriler yöneltti.
Konuşmasına toplantıya katılan vatandaşları selamlayarak başlayan Dervişoğlu, Türkiye’nin yalnızca ekonomik bir krizle değil, devlet kurumlarına ve hukuka duyulan güvenin zayıflamasıyla da karşı karşıya olduğunu savundu. Ülkede yaşanan sorunların temelinde mevcut yönetim anlayışının bulunduğunu ileri süren Dervişoğlu, kamu kurumlarının yeniden güçlendirilmesi ve üretim odaklı ekonomi politikalarının hayata geçirilmesi gerektiğini söyledi.
Dervişoğlu, konuşmasında staj ve çıraklık sigortası mağdurlarının taleplerine geniş yer ayırırken yatırım fonlarına yönelik soruşturmalarda sorumluların hesap vermesi çağrısında bulundu. Avrupa’nın yeni ticaret politikalarının Türkiye’nin otomotiv ihracatını tehdit edebileceğini belirten Dervişoğlu, dış politikada ise Ege, Kıbrıs, Türk dünyası ve Orta Doğu başlıklarında iktidarın tutarsız davrandığını öne sürdü.
“Staj ve çıraklık sigortası mağdurlarının talebi haklıdır”
Grup toplantısına katılan staj ve çıraklık sigortası mağdurlarına seslenerek konuşmasına başlayan Dervişoğlu, yıllardır çözüm bekleyen bu sorunun artık giderilmesi gerektiğini ifade etti.
Staj ve çıraklık dönemlerinde kendilerine sosyal güvenlik belgeleri verilen vatandaşların, bu belgelerin sigorta başlangıcı olarak kabul edilmesini istediğini hatırlatan Dervişoğlu, devletin kendi verdiği kayıtların arkasında durması gerektiğini söyledi.
Devletin vatandaşına verdiği belgelerin hukuki güvence oluşturması gerektiğini savunan Dervişoğlu, meselenin yalnızca prim günleri veya emeklilik hesaplamaları üzerinden değerlendirilmemesi gerektiğini belirtti.
Staj ve çıraklık sigortası mağdurlarının yıllar önce devlet tarafından kayıt altına alındığını vurgulayan Dervişoğlu, bu kişilerin sigorta başlangıçlarının tanınmasını istemesini haklı bir talep olarak nitelendirdi.
Devlete duyulan güvenin, resmi belgelerin geçerliliğiyle doğrudan ilişkili olduğunu söyleyen Dervişoğlu, bir vatandaşın elindeki belgenin gelecekte geçerli olup olmayacağından şüphe duymaya başlamasının devlet-vatandaş ilişkisini zedeleyeceğini ifade etti.
İktidarın farklı konulardaki uygulamalarını da eleştiren Dervişoğlu, diploma iptalleri, mülkiyet hakkına yönelik müdahaleler ve belediyelere kayyum atanması üzerinden hükümete tepki gösterdi.
Dervişoğlu, “Staj mağdurları da mı muhaliftir? Onlar da mı siyasidir?” diye sorarak sorunun siyasi ayrım gözetilmeden çözülmesi gerektiğini savundu.
Türk devletinin verdiği sözün arkasında durması gerektiğini belirten Dervişoğlu, devleti yönetenlerin de bu sorumluluğu yerine getirmekle yükümlü olduğunu söyledi.
Yatırım fonları soruşturmasına tepki: “Sadece kelle değil, hesap verilsin”
Dervişoğlu’nun gündemindeki bir diğer önemli konu, son haftalarda kamuoyunda geniş yankı uyandıran yatırım fonlarına yönelik soruşturmalar oldu.
İki haftadır grup toplantılarında bu konuyu gündeme getirdiğini belirten Dervişoğlu, yaşananları sıradan bir piyasa usulsüzlüğü olarak değerlendirmediğini söyledi.
Fonlarla ilgili soruşturmaları kamu gözetimindeki büyük bir yolsuzluk iddiası olarak nitelendiren Dervişoğlu, olayın yalnızca bireysel kazanç ve usulsüz işlemler üzerinden ele alınmasının yetersiz olduğunu savundu.
Soruşturmanın sistemsel boyutlarının ortaya çıkarılması gerektiğini belirten Dervişoğlu, denetim görevini yerine getirmeyenlerin ve usulsüzlüklere göz yumduğu iddia edilen kamu görevlilerinin de hesap vermesi gerektiğini ifade etti.
İlgili kurumlarda görev değişiklikleri yaşandığını hatırlatan Dervişoğlu, Sermaye Piyasası Kurulu Başkanı’nın sağlık gerekçesiyle istifasını sunduğunu, Hazine ve Maliye Bakan Yardımcısı’nın emeklilik dilekçesi verdiğini ve Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu Başkanı’nın görevden alındığını söyledi.
Ekonomi bürokrasisindeki üç kritik makamda yaşanan değişikliklerin ardından yalnızca istifa ve görevden alma gerekçelerinin değil, kamu kurumlarında neler yaşandığının da araştırılması gerektiğini belirtti.
“Parayı iade eden soyguncu temize çıkıyor”
Fon soruşturması kapsamında tutuklu bulunan kişilerden bazılarının elde ettikleri kazançları iade ettiğine ilişkin haberlere değinen Dervişoğlu, bu sürecin hukuki boyutunun açıklığa kavuşturulması gerektiğini savundu.
Soruşturma kapsamında tutuklu bulunan 85 kişiden 17’sinin haksız kazanç olarak değerlendirilen paraları iade ettiği yönündeki haberleri hatırlatan Dervişoğlu, ilgili yasal düzenlemede belirlenen tutarın iki katının iade edilmesinin öngörüldüğünü söyledi.
Dervişoğlu, yalnızca elde edilen paranın geri verilmesiyle sorumluluğun ortadan kalkamayacağını savunarak, “Hırsıza ‘gönlünden ne koparsa’ diyecek bir devlet yoktur” ifadelerini kullandı.
Yaşanan süreci “tövbe fonu” sözleriyle eleştiren Dervişoğlu, usulsüzlük iddialarına karışan kişilerin yalnızca para iadesi veya görevlerinden ayrılmaları yoluyla sorumluluktan kurtulamayacağını belirtti.
Fon soruşturmasının yalnızca finans piyasalarındaki yatırımcıları değil, Türkiye ekonomisinin tamamını etkileyebileceği uyarısında bulunan Dervişoğlu, adil ve şeffaf bir soruşturmanın piyasalara duyulan güven açısından zorunlu olduğunu söyledi.
“Türkiye’nin gelişmekte olan piyasalar kategorisinden çıkarılması tehlikesi var”
Yatırım fonlarına ilişkin gelişmelerin uluslararası finans piyasalarındaki etkilerine de değinen Dervişoğlu, Türkiye’nin Morgan Stanley Capital International (MSCI) sınıflandırmasındaki konumuna ilişkin riskler bulunduğunu ileri sürdü.
Hukuki güvenliğin zayıflaması ve sermaye piyasalarında denetim sorunlarının yaşanmasının yabancı yatırımcıların Türkiye’ye yönelik bakış açısını olumsuz etkileyebileceğini savunan Dervişoğlu, bunun yalnızca borsayla sınırlı kalmayacağını belirtti.
Dervişoğlu, Türkiye’nin gelişmekte olan piyasalar kategorisinden çıkarılması ihtimalinin finansmana erişim maliyetlerini yükseltebileceğini, üretimi ve istihdamı olumsuz etkileyebileceğini ifade etti.
Yabancı yatırımcı oranına ilişkin değerlendirmelerde de bulunan Dervişoğlu, piyasadaki yabancı görünümlü yatırımcıların bir bölümünün gerçekte yerli sermaye olabileceğini öne sürdü.
Bu durumun sermaye hareketlerinin niteliği açısından sorgulanması gerektiğini belirten Dervişoğlu, Türkiye’nin yatırımcı güvenini yeniden tesis edebilmesi için hukuki güvenceyi ve kamu denetimini güçlendirmesi gerektiğini savundu.
“Türkiye’de üretim değil, yağma ekonomisi vardır”
Ekonomi politikalarına yönelik eleştirilerini sürdüren Dervişoğlu, Türkiye’nin üretime dayalı bir büyüme modelinden uzaklaştığını ileri sürdü.
Dünyada üretim ekonomisi ile kaynakların belirli kesimlerde toplandığı ekonomik modeller arasında ayrım yapılabileceğini belirten Dervişoğlu, mevcut iktidarın tercihlerinin gelir ve servet dağılımındaki eşitsizlikleri artırdığını savundu.
Ekonomik büyüme rakamlarının toplumun geniş kesimlerinin refahına yansımadığını öne süren Dervişoğlu, “Türkiye’de üretim değil, bir yağma ekonomisi vardır” dedi.
Türkiye’de ekonomik sorunların uzun yıllardır devam ettiğini ifade eden Dervişoğlu, üretim yerine tüketimin, yatırım yerine faizin ve katma değer yerine rantın öne çıktığını söyledi.
Vatandaşların konut, otomobil ve temel ihtiyaçlara ulaşmakta zorlandığını belirten Dervişoğlu, buna karşılık yüksek gelir gruplarının servetlerini artırmaya devam ettiğini savundu.
Gelir dağılımındaki eşitsizliklere dikkat çeken Dervişoğlu, ülke ekonomisinin büyümesinin ancak vatandaşların yaşam koşullarında iyileşme sağlanmasıyla anlam kazanacağını dile getirdi.
İYİ Parti’nin ekonomi hedefi: “Bereket ekonomisi”
Dervişoğlu, İYİ Parti’nin ekonomi politikasının temelinde üretim ve verimlilik artışının bulunduğunu ifade etti.
Sermayenin üretime, bilginin teknolojiye, teknolojinin ihracata ve emeğin refaha dönüştürülmesi gerektiğini söyleyen Dervişoğlu, devletin girişimcilerin önünü açan bir yapıya kavuşması gerektiğini belirtti.
Türkiye’de girişimci, mühendis, yazılımcı ve araştırmacı potansiyelinin bulunduğunu ancak mevcut ekonomik koşullar nedeniyle bu kişilerin yeterince desteklenmediğini savundu.
Bazı girişimcilerin işletmelerini ayakta tutmakta zorlandığını, nitelikli iş gücünün ise yurt dışına yöneldiğini ifade eden Dervişoğlu, Türkiye’nin insan kaynağını üretime kazandırması gerektiğini vurguladı.
Tarım, sanayi ve ticarette üretim kapasitesini artırmayı hedeflediklerini belirten Dervişoğlu, İYİ Parti’nin bu yaklaşımı “bereket ekonomisi” olarak tanımladığını söyledi.
Avrupa’nın “Made in Europe” politikası için uyarı
Dervişoğlu, Avrupa Birliği’nin kendi üretim kapasitesini korumaya yönelik yeni politikalarının Türkiye açısından ciddi sonuçlar doğurabileceğini belirtti.
Küresel ekonomide korumacılık uygulamalarının arttığını ifade eden Dervişoğlu, Avrupa’daki “Made in Europe” yaklaşımının Türk sanayisini doğrudan ilgilendirdiğini söyledi.
Özellikle otomotiv sektöründe yeni düzenlemelerin ve üretim standartlarının gündeme geldiğini belirten Dervişoğlu, Türkiye’nin bu sürecin dışında kalmaması gerektiğini vurguladı.
Türkiye’nin yıllık otomotiv ihracatının 40 milyar doları aştığını ve bunun yüzde 73’ünün Avrupa pazarına yöneldiğini ifade eden Dervişoğlu, Avrupa’da alınacak kararların Bursa’daki otomotiv işçisinden Kocaeli’deki mühendise kadar geniş bir kesimi etkileyebileceğini söyledi.
Dervişoğlu, hükümetin Avrupa ile ilişkilerde yalnızca siyasi söylemlerle hareket etmesinin yeterli olmadığını belirterek etkili bir ekonomi diplomasisi yürütülmesi çağrısında bulundu.
“Türkiye’nin Avrupa pazarına ihtiyacı var”
Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ticari ilişkilerin karşılıklı ekonomik çıkarlar temelinde değerlendirilmesi gerektiğini söyleyen Dervişoğlu, Gümrük Birliği’nin güncellenmesinde yaşanan gecikmeleri eleştirdi.
Türkiye’nin uzun yıllardır Avrupa’daki üretim ve tedarik zincirlerinin parçası olduğunu belirten Dervişoğlu, yeni ticaret kurallarının dışında kalmanın sanayi üretimi ve istihdam açısından olumsuz sonuçlara neden olabileceğini savundu.
Afrika, Orta Doğu ve Çin gibi alternatif pazarların önemini kabul ettiğini ancak bu bölgelerin Avrupa’nın Türkiye için taşıdığı ekonomik ağırlığın yerini henüz doldurmadığını söyledi.
Türkiye’nin Avrupa ile ticari ilişkilerini karşılıklı bağımlılık ve ortak çıkarlar çerçevesinde yürütmesi gerektiğini ifade eden Dervişoğlu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Avrupa Birliği’ne yönelik açıklamalarını da eleştirdi.
Türkiye’nin Avrupa pazarında kayıp yaşamaması için somut diplomatik adımlar atılması gerektiğini belirten Dervişoğlu, Gümrük Birliği’nin güncellenememesinin ve ticari belirsizliklerin Türk sanayicisi açısından risk oluşturduğunu söyledi.
Dervişoğlu, hükümete hangi sektörler için ne tür istisnalar talep edildiğini ve müzakerelerde hangi sonuçların alındığını kamuoyuna açıklama çağrısında bulundu.
Ege ve Yunanistan açıklaması: “Mavi Vatan’ın edebiyatını değil, hukukunu yapmak gerekir”
Dış politika başlığına geçen Dervişoğlu, Türkiye’nin Ege Denizi’ndeki hak ve menfaatlerinin günlük siyasi tartışmaların dışında tutulması gerektiğini söyledi.
Yunanistan’ın Ege’de karasularını 12 mile çıkarma yönündeki tutumuna değinen Dervişoğlu, deniz parkları, balıkçılık kısıtlamaları ve adaların silahlandırılması gibi konuların Türkiye açısından yakından takip edilmesi gerektiğini belirtti.
Girit, Güney Kıbrıs ve İsrail arasında planlanan denizaltı elektrik bağlantısının Türkiye’nin kıta sahanlığına ilişkin tezleri bakımından önem taşıdığını ifade eden Dervişoğlu, Yunanistan’ın İsrail ile savunma iş birliğinin derinleştiğini savundu.
Kıbrıs’ın güvenliği konusunda da uyarılarda bulunan Dervişoğlu, Türkiye’nin deniz yetki alanlarını korumak için etkili hukuk ve diplomasi mekanizmalarını kullanması gerektiğini söyledi.
Dervişoğlu, “Mavi Vatan’ın edebiyatını değil, hukukunu ve diplomasisini yapmak gerekir” ifadelerini kullanarak hükümetin Yunanistan’a yönelik açıklamalarında tutarsızlık bulunduğunu öne sürdü.
Türkiye’nin Ege’deki haklarının iç siyasetteki gelişmelere göre değişmeyeceğini belirten Dervişoğlu, Lozan Antlaşması, kıta sahanlığı ve deniz yetki alanlarının devlet politikası olarak ele alınması gerektiğini ifade etti.
İsrail ve Gazze politikası üzerinden iktidara eleştiri
Dervişoğlu, konuşmasında Türkiye’nin İsrail ve Gazze politikasına da değindi.
Hükümetin İsrail’e yönelik söylemleri ile ticari ilişkiler arasında tutarsızlık bulunduğunu savunan Dervişoğlu, Gazze’deki can kayıplarına rağmen geçmiş yıllarda ticaretin devam ettirildiğini belirtti.
Ticari işlemlerde kullanılan belgeler ve sevkiyat yöntemleri üzerinden de eleştirilerde bulunan Dervişoğlu, iktidarın kamuoyu önünde yaptığı açıklamalar ile uluslararası ilişkilerde izlediği politikaların aynı doğrultuda olması gerektiğini ifade etti.
Türkiye’nin dış politikada tutarlı, açık ve öngörülebilir bir yaklaşım benimsemesinin önemine dikkat çeken Dervişoğlu, iç politikada kullanılan söylemlerle diplomatik ilişkilerin birbirinden farklı olmaması gerektiğini savundu.
Trump’ın açıklamaları üzerinden hükümete tepki
ABD Başkanı Donald Trump’ın Michigan’daki senato yarışıyla ilgili açıklamalarına değinen Dervişoğlu, Muhammed Al-Sayed isimli aday hakkında kullanılan ifadeleri eleştirdi.
Trump’ın adayın ismini hedef alan sözler söylediğini belirten Dervişoğlu, hükümetin bu açıklamalara tepki göstermediğini öne sürdü.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve hükümet yetkililerinin konuya ilişkin sessiz kaldığını savunan Dervişoğlu, dış politikada ahlaki ilkelerin muhatap ülkenin gücüne göre değişmemesi gerektiğini söyledi.
Dervişoğlu, Türkiye’nin uluslararası ilişkilerde izlediği tutumun ilkeler ve karşılıklı saygı temelinde şekillenmesi gerektiğini vurguladı.
“Türk dünyası stratejik önceliğe sahip olmalı”
Türkiye’nin dış politika önceliklerinin yalnızca Orta Doğu üzerinden belirlenmemesi gerektiğini ifade eden Dervişoğlu, Azerbaycan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Balkanlar, Kafkasya ve Orta Asya ile ilişkilerin stratejik önemine dikkat çekti.
Türk dünyasının Türkiye için temel dış politika alanlarından biri olması gerektiğini belirten Dervişoğlu, Türk devletlerinin egemenliğine saygı gösterilmesinin önemini vurguladı.
Azerbaycan’ın Türkiye’nin Orta Doğu politikasından bağımsız biçimde değerlendirilmesi gerektiğini savunan Dervişoğlu, bölgesel ilişkilerin ideolojik tercihler üzerinden yürütülmesini eleştirdi.
Türkiye’nin Türk dünyasındaki etkisini artırabilmesi için karşılıklı çıkarları ve ülkelerin egemenlik haklarını gözeten bir politika izlemesi gerektiğini söyledi.
“Kutsal toprakları İsrail’le birlikte mi koruyacaksınız?”
Dervişoğlu, konuşmasının Orta Doğu politikasına ilişkin bölümünde ABD Başkanı Donald Trump’ın Suudi Arabistan, Yemen ve Husiler hakkında yaptığı açıklamalara da değindi.
Trump’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Husiler konusunda kendi beklentileri doğrultusunda hareket edeceğini söylediğini ileri süren Dervişoğlu, bu ifadelerin Türkiye’nin bölgesel güvenlik politikası açısından açıklığa kavuşturulması gerektiğini savundu.
Suudi Arabistan’ın güvenliğiyle ilgili kurulması gündeme gelen ittifaklara dikkat çeken Dervişoğlu, Türkiye’nin İsrail ve Mısır ile aynı güvenlik denkleminde yer almasının kamuoyuna açık biçimde anlatılması gerektiğini ifade etti.
ABD’nin Orta Doğu’daki güvenlik planlarında Türk askerinin rol alabileceği iddialarını gündeme taşıyan Dervişoğlu, Türkiye’nin bu tür girişimlerde üstleneceği sorumlulukların Meclis ve kamuoyu tarafından bilinmesi gerektiğini belirtti.
Dervişoğlu, “Yahu siz kutsal toprakları, Mekke’yi, Kâbe’mizi İsrail’le birlikte mi koruyacaksınız?” sözleriyle hükümete tepki gösterdi.
Türkiye’nin dış politikasında söylem ve uygulama bütünlüğü bulunması gerektiğini vurgulayan Dervişoğlu, uluslararası güvenlik iş birliklerinin kamuoyundan gizlenmemesi gerektiğini savundu.
2028 seçimleri ve anayasa tartışması
Dervişoğlu, iktidar çevresinden yapılan erken seçim ve anayasa açıklamalarını da eleştirdi.
Cumhurbaşkanlığı danışmanlığı görevindeki bir ismin 2028 seçimlerinin mart veya nisan ayında yapılmasının büyük ölçüde netleştiğini söylediğini belirten Dervişoğlu, seçimlerin yenilenmesine ilişkin kararın anayasal usullere uygun biçimde alınması gerektiğini ifade etti.
Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından henüz seçimlerin yenilenmesine ilişkin bir karar verilmediğini hatırlatan Dervişoğlu, buna rağmen kesinleşmiş bir seçim takviminden söz edilmesini eleştirdi.
Meclisin iradesinin önceden belirlenmiş gibi gösterilmesine tepki gösteren Dervişoğlu, milletvekillerinin henüz önlerine gelmemiş bir karar konusunda taahhütte bulunmuş gibi değerlendirilmesinin kabul edilemeyeceğini söyledi.
Dervişoğlu, gelecekte oluşacak Meclis aritmetiğinin ve siyasi dengelerin bugünden bilinemeyeceğini vurgulayarak yeni anayasa tartışmalarının da demokratik süreçler dışında şekillendirilmemesi gerektiğini savundu.
Terörle mücadele sürecine ilişkin açıklama
Terör örgütünün silah bırakmasına ilişkin yürütülen değerlendirmelere de değinen Dervişoğlu, resmi tespit ve karar süreçlerinin siyasi beklentiler doğrultusunda yönlendirilmemesi gerektiğini ifade etti.
Terör örgütünün fiili varlığının sona erdiğine ve silahların teslim edildiğine ilişkin tespitin henüz yapılmadığını belirten Dervişoğlu, buna rağmen yıl sonuna kadar belirli bir sonuca ulaşılması yönünde beklenti oluşturulduğunu savundu.
Dervişoğlu, ilgili kurumlar karar vermeden önce kararın sonucuna ilişkin açıklamalar yapılmasını eleştirerek devlet kurumlarının bağımsız ve hukuka uygun hareket etmesi gerektiğini söyledi.
Yeni anayasa sürecine ilişkin de değerlendirmelerde bulunan Dervişoğlu, henüz seçilmemiş 29’uncu Dönem TBMM’nin hangi kararı alacağının bugünden ilan edilmesini demokratik iradeye müdahale olarak nitelendirdi.
“Eleştiri ihanet değildir, muhalefet aksatma değildir”
Anayasal düzen ve siyasi haklara ilişkin açıklamalarını sürdüren Dervişoğlu, eleştiri hakkının demokratik sistemin temel unsurlarından biri olduğunu vurguladı.
Muhalefetin devlet yönetimine ilişkin kararlara karşı çıkmasının doğal olduğunu belirten Dervişoğlu, siyasi itirazların devlet düşmanlığı olarak değerlendirilmesine karşı çıktı.
Dervişoğlu, “Eleştiri, ihanet değildir. Muhalefet, aksatma değildir. İtiraz, devlet düşmanlığı değildir” ifadelerini kullandı.
Cumhuriyetin temelinde millet iradesi ve vatandaşların özgür biçimde siyasi görüşlerini ifade edebilme hakkının bulunduğunu belirten Dervişoğlu, yasama organının iradesinin başka makamlar tarafından yönlendirilmemesi gerektiğini savundu.
Basın özgürlüğü eleştirisi: “Gazeteciler ya evlerine ya Silivri’ye hapsediliyor”
Dervişoğlu, son dönemde gazetecilere yönelik adli ve idari uygulamalara ilişkin de açıklamalarda bulundu.
Türkiye’de basın özgürlüğü ve halkın haber alma hakkının baskı altında olduğunu öne süren Dervişoğlu, gazetecilerin soruşturmalar ve tutuklamalar yoluyla susturulmaya çalışıldığını savundu.
Yalnızca yayımlanan haberlerin değil, yapılmayan haberlerin de soruşturma konusu haline getirildiğini ileri süren Dervişoğlu, basının iktidarın beklentileri doğrultusunda hareket etmeye zorlandığını söyledi.
Dervişoğlu, “Gazeteciler ya evlerine ya Silivri’ye hapsediliyor” sözleriyle basın üzerindeki baskı iddialarına tepki gösterdi.
Gazetecilik faaliyetlerinin hukuka ve kamu yararına uygun biçimde yürütülmesinin önemine dikkat çeken Dervişoğlu, eleştirel haberciliğin cezalandırılmaması gerektiğini ifade etti.
Türkiye’nin mevcut baskı ortamını daha fazla taşıyamayacağını savunan Dervişoğlu, anayasal hak ve özgürlükleri savunmayı sürdüreceklerini söyledi.
“Türkiye üç büyük tehlikeyle karşı karşıya”
Konuşmasının son bölümünde Türkiye’deki kurumsal ve toplumsal sorunlara ilişkin değerlendirmelerde bulunan Dervişoğlu, ülkenin birbiriyle bağlantılı üç büyük tehlikeyle karşı karşıya olduğunu ileri sürdü.
Bunları devlet kurumsallığının zayıflaması, toplumsal mutabakatın bozulması ve hak ve özgürlüklerin gerilemesi olarak sıralayan Dervişoğlu, söz konusu sorunların birbirini beslediğini ifade etti.
Devlet kurumlarının işleyişindeki sorunların hukuki güveni zayıflattığını, hukuka duyulan güvenin azalmasının ise toplumdaki kutuplaşmayı derinleştirdiğini savundu.
Toplumsal güvenin azalmasının öfke, korku ve ayrışmayı artırabileceği uyarısında bulunan Dervişoğlu, İYİ Parti’nin yalnızca anayasal ve tarafsız devlet anlayışını değil, bu sistemi yaşatacak medeni toplum yapısını da savunduğunu söyledi.
“Milliyetçilik hiç kimsenin tekelinde değildir”
Milliyetçilik anlayışına ilişkin değerlendirmelerde de bulunan Dervişoğlu, siyasi kimliklerin toplumsal kutuplaşma aracı haline getirilmemesi gerektiğini belirtti.
Türk milletine duyulan güvenin siyasi anlayışlarının temelini oluşturduğunu ifade eden Dervişoğlu, milliyetçiliğin yüksek karakter, ahlak ve toplumsal sorumlulukla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini savundu.
Dervişoğlu, “Milliyetçilik hiç kimsenin tekelinde değildir. Biz hiç kimseyle de milliyetçilik yarıştırmıyoruz” dedi.
Milliyetçiliğin Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi açısından önemli bir değer olduğunu belirten Dervişoğlu, bu kavramın siyasi rekabetin ötesinde ortak bir aidiyet oluşturması gerektiğini söyledi.
Sosyal medyadaki kutuplaşma ve hedef gösterme kültürünü de eleştiren Dervişoğlu, siyasi tartışmalarda saygının korunması gerektiğini ifade etti.
Dervişoğlu, toplumun farklı kesimlerinin birbirlerini dinlemesinin ve anlamaya çalışmasının önemine dikkat çekerek siyasi mücadelede kullanılan yöntemlerin gelecekte kurulmak istenen düzenin niteliğini de ortaya koyduğunu savundu.
“Bizim istediğimiz Türkiye, birbirine güvenebilenlerin Cumhuriyeti”
Siyasetin toplumu kutuplaştırmak yerine ortak değerler etrafında birleştirmesi gerektiğini belirten Dervişoğlu, Türkiye’de toplumsal güvenin yeniden güçlendirilmesine ihtiyaç bulunduğunu söyledi.
İYİ Parti’nin hedefinin insanların birbirlerinden korkmadığı, farklı görüşlere saygı gösterildiği ve hukukun herkes için eşit şekilde uygulandığı bir Türkiye olduğunu ifade etti.
Siyasi mücadelede yalan, hedef gösterme ve linç kültürünün kullanılmasına karşı çıktığını belirten Dervişoğlu, bu yöntemlerin gelecekte hukuk yerine baskıya dayalı bir düzen oluşturma riskini taşıdığını savundu.
Devlet kurumlarının güçlendirilmesi, siyasette akılcı yaklaşımın benimsenmesi ve toplumda medeni ilişkilerin geliştirilmesi gerektiğini söyleyen Dervişoğlu, “Devleti yeniden kurumlarına, siyaseti akla, toplumu medeni münasebetlere, insanı da hürriyetine kavuşturacağız” ifadelerini kullandı.
Dervişoğlu’ndan birlik ve beraberlik çağrısı
Konuşmasını Türkiye’nin geleceğine ilişkin birlik mesajlarıyla tamamlayan Dervişoğlu, Cumhuriyetin kuruluş değerleri etrafında toplumsal dayanışmanın güçlendirilmesi gerektiğini belirtti.
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının eşit haklara sahip olduğunu vurgulayan Dervişoğlu, siyasi partilerin ve kimliklerin vatandaşların ortak aidiyetinin önüne geçmemesi gerektiğini savundu.
Türk milletini yeniden birleştirebileceklerini ifade eden Dervişoğlu, Cumhuriyet değerlerine ve kuruluş felsefesine inanan vatandaşların ortak bir gelecek hedefi etrafında buluşması gerektiğini söyledi.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözünü hatırlatan Dervişoğlu, bu ifadenin toplumsal birlik ve ortak gelecek anlayışı açısından önem taşıdığını belirtti.
Türkiye’nin geleceği için ortak mücadele çağrısı yapan Dervişoğlu, ülkenin geleceğini önemseyen herkesi birlikte hareket etmeye davet etti.
Dervişoğlu, konuşmasını Türkiye’nin refahı, huzuru ve Cumhuriyetin temel değerlerinin korunmasına yönelik mesajlarla tamamladı.












