Ankara’da direksiyon başına geçtiğin an, sadece bir ulaşım aracını sevk ve idare etmezsin; doğrudan doğruya bir sabır ve reflex testine girersin. Bizim Ankara trafiğinin kendine has, yazısız ama altın değerinde kuralları vardır. Bu kuralların en başında da o meşhur sinyal kolu meselesi gelir.
Eskişehir Yolu’nda veya Konya Yolu’nda saatte 90 ile akıp giderken, önündeki aracın aniden şerit değiştirdiğini görürsün. Sinyal var mı? Yok! İşte o an Ankaralı sürücünün içindeki felsefi damar patlar, direksiyona hafifçe vurulur ve o tarihi cümle kurulur: “La gardaşım, şu arabaları üretirken sinyal kolunu ekstra opsiyon olarak mı sattılar size, bir tık tık etsenize la!”
Şehir dışından gelen sürücüler sanır ki Ankara’da sinyal vermek zayıflık göstergesidir. Hani sinyali verdiğin an arkadaki gaza basar, yer vermez ya; işte bizim insanımız o yüzden sinyali son salisede, neredeyse direksiyonu kırarken verir.
Kızılay Göbek’te veya AŞTİ kavşağında yaşanan o tatlı karmaşada, korna sesleri bir orkestra gibi yükselir. Ama işin en güzel tarafı nedir bilir misiniz? Kırmızı ışıkta yan yana durulduğunda, az önce korna çalan iki sürücü camı açar; biri “Pardon gardaş, acelem vardı” der, diğeri “Canın sağ olsun la, dikkat et” diye karşılık verir. Bizim kızgınlığımız da saman alevi gibidir, sevgimiz de mertçedir.













