Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Süheyla Doğan ile bölgedeki ekolojik denge, devam eden maden ve enerji projeleri, hukuki süreçler ve çevre mücadelesinin dünü ile bugününü konuştuk.
Süheyla Doğan, Kazdağları’nın su kaynaklarından tarım alanlarına kadar uzanan çevresel tabloyu ve yerel düzeyde yürütülen çalışmaları aktardı.
Öncelikle sizi biraz tanıyalım. Bize kendinizden ve mücadele içindeki rolünüzden bahseder misiniz?
Merhabalar, adım Süheyla Doğan. Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği Yönetim Kurulu Başkanıyım. Aynı zamanda Eşitlik İçin Kadın Platformu’nda da gönüllü olarak çalışıyorum. 1957 Erbaa doğumluyum. İnşaat mühendisiyim. Şu anda emekliyim. Çanakkale’nin Nusratlı köyünde yaşıyorum.
Öncelikle bölgeye taşındığımızda Nusratlı köyünde bir dernek kurduk ve köyün ekolojik yaşamına, kültürel, sanatsal ve turizm değerlerine katkı koymak için çalıştık. Kadınların güçlenmesi için çalıştık. Daha sonra 2007’lerde bölgemizde bir altın madeni sondaj çalışması başlayınca, Küçükkuyu’nun Bahçedere köyünde, onu durdurmak için mücadeleye başladık. Yoğun bir çaba sonucunda durdurmayı başardık.
Ancak daha sonra baktık ki dağın her tarafında, Kazdağı’nın her tarafında metalik madencilik projeleri var. Mücadelemize devam ettik.
2012 yılında da Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği’ni kurup mücadelemizi daha da örgütlü hale getirdik. Daha sonra bölgemizde bir Kazdağları Ekoloji Platformu kurduk, mücadeleyi bölgesel olarak da büyütmek için. Ayrıca ulusal anlamda Ekoloji Birliği’ni kurduk ve iklim adaleti mücadelemiz için İklim Adaleti Koalisyonu’nu kurduk.
Kazdağı Derneği olarak hep bu ağların içinde yer aldık. Kazdağı Derneğimiz, bölgedeki ekoloji mücadelesi içerisinde oldukça önemli bir rol üstleniyor. Hem Balıkesir hem Çanakkale’deki ekolojik yıkım projelerine karşı ciddi anlamda mücadele ediyoruz.
Alamos Gold alanı terk etmek zorunda kaldı ancak geride binlerce kesilmiş ağaç, siyanür havuzları için kazılmış devasa çukurlar ve tahrip edilmiş bir ekosistem bıraktı. Şirket gittikten sonra o alana ne oldu? Bölgenin rehabilitasyonu yapıldı mı, yoksa doğa kaderine mi terk edildi?
Alamos Gold alanı terk ettikten sonra gerçekten geriye binlerce kesilmiş ağaç, açılmış çukurlar, tahrip edilmiş, tahrip olmuş bir ekosistem kaldı.
Şirket gittikten sonra o alanda hiçbir çalışma olmadı. Rehabilitasyon yapılmadı. Olduğu gibi kaderine bırakılmış oldu. Bizler sürekli alanın rehabilitasyonunu, ağaçlandırılmasını, ekolojik ağaçlandırma yapılmasını talep etmiştik. Ancak ne yazık ki bakanlık hiçbir şekilde o konuda girişimde bulunmadı. Zaten niyetleri de daha sonra ortaya çıktı. O alanı başka bir şirkete tahsis ettiler.

Alamos Gold’un Türkiye’ye açtığı uluslararası tahkim (tazminat) davası süreci ve şirketin ruhsat iptali sonrasında sahada yaşanan hukuki/idari belirsizlikler bölgeyi nasıl etkiledi?
Alamos Gold, Türkiye’yi uluslararası tahkime götürdü ve 1 milyar dolar tazminat talep etti. Dava uzun süre devam etti. Ancak sonuçlanmadan bir şekilde dondurulduğu haberini aldık. Davanın durumu dondurulmuş olarak görünüyordu. Bundan da şirketin devletle bir şekilde anlaşmış olduğu sonucuna ulaştık.
Zaten daha sonra da şirketin ruhsatlarını TÜMAD Madencilik adlı bir şirkete sattığı haberini aldık. Ne yazık ki TÜMAD şirketi, yeni bir iştirakle alanda hemen boy gösterdi. Bütün ÇED sürecini geçerli kıldırdı. Çalışma ruhsatının iznini aynen uzattırdı, devam ettirdi. İşletme ruhsatını uzattırdı ve şirket alanda çalışmaya başladı.
Tabii, o kadar mücadele bir anlamda boşa çıkmış gibi oldu yeni şirketin alanda çalışmaya başlamasıyla beraber. Şirketin bu çabalarını hukuk konusu yapıp dava açtık. Davada yürütmeyi durdurma kararı alındı. Şirketin faaliyetlerinin durdurulması konusunda karar çıktı. Fakat şirket kararı temyiz etti. Bir üst mahkeme de bizim kazanımımız olan yürütmeyi durdurma kararını iptal etti.
Şimdi dava bir yandan sürüyor, bir yandan da projeye karşı dikkatleri çekip tepkimizi gösteriyoruz. Şu anda Alamos Gold’un yerine gelen TÜMAD Madencilik şirketine karşı da mücadelemiz sürüyor.
Kamuoyu haklı olarak Kirazlı/Alamos Gold projesine odaklandı ancak Kazdağları ekosistemi tek bir projenin tehdidi altında değil. Bölgede mantar gibi çoğalan diğer altın/bakır madenleri (örneğin Cengiz Holding’in Halilağa projesi), RES (Rüzgar Santralleri) ve JES (Jeotermal Santraller) Kazdağları’nı nasıl bir kuşatma altına alıyor?

Evet, Kirazlı Projesi kamuoyunda çokça yer aldı. Mücadele başarıya ulaşınca tabii herkes çok sevindi, çok mutlu olduk. Ancak bir yandan da diğer ruhsatlarla ilgili çalışmalar devam etti.
TÜMAD’ın Lapseki’de, Şahinli’de bir projesi vardı. Yine hemen yanındaki Eczacıbaşı’nın ruhsatını alarak proje çalışmalarını daha da genişletti. Aynı dönemde Cengiz Holding’in Halilağa Bakır Madeni Projesi başladı. Her iki projeye karşı da yoğun bir şekilde mücadele ettik. Yine davalarımızı açtık.
Özellikle Cengiz Holding’in Halilağa Projesi’nde kazandığımız davalar bir şekilde üst makamlarca elimizden alındı, aleyhimize çevrildi.
Bütün bu madencilik projeleri dışında da başka çalışmalar vardı bölgede.
Bu arada yine Koza’nın bir altın madeni projesi vardı, Atikhisar Barajı yakınında. Ona karşı mücadelemizi sürdürdük. Projenin ÇED olumlu kararının iptali için üç ayrı dava açıldı ve şu anda bütün davalar kazanılmış oldu. Koza’nın altın madeni projesine onay çıkmadı.
Yine bölgede CVK Holding, daha önce başka bir çok uluslu şirkete, Pilot Gold’a ait olan Televizyon Kulesi Projesi’ni satın aldı. O projeyle ilgili ÇED sürecini başlattı. Bizler de halkın katılımı toplantısına katılıp itirazlarımızı dile getirmiştik.
Güzel bir gelişme yaşandı ve CVK Holding’in TV Tower, Televizyon Kulesi Projesi’ne İnceleme Değerlendirme Komisyonu toplantısında onay çıkmadı. DSİ’nin olumsuz görüşleriyle ÇED olumlu kararı alınmadan o proje de iptal edilmiş oldu. Metalik madencilik dışında çok sayıda başka proje de var bölgede. Enerji projeleri var. Bunlardan bir tanesi termik santraller.
Şu anda Biga’da faaliyette bulunan CENAL şirketine ait santral büyütülmek isteniyor. Kapasite artışı deniliyor ama tamamen yine aynı kapasitede yeni bir santral yapılmak isteniyor. Buna karşı mücadelemiz sürüyor bir yandan da. Halkın katılımı toplantısına katılıp itirazlarımızı dile getirdik ve şimdi de süreç takip ediliyor.
Onun dışında çokça rüzgâr enerji santrali projesi var. Dava açtığımız projeler var. Yine jeotermal enerji santrali projeleri var. Özellikle Ayvacık’ın Tuzla, Kösedere, Gülpınar gibi köylerinin yakınlarında. Onlarla ilgili de hem santraller hem de sondaj, kaynak arama projeleriyle ilgili mücadelelerimiz devam ediyor.
Kazdağları gerçekten hem enerji hem madencilik projelerinin talanı altında. Bütün şirketler Kazdağı’nın ne kadar varlığı varsa onu talan etmek, sömürmek, el koymak istiyorlar. Ve bu süreçte de tabii köylüler yerlerinden ediliyor, tarlalar ellerinden alınıyor. Kamulaştırmalarla, acele kamulaştırmalarla göçe zorlanıyor yöre halkı. Tarım yapamaz hale getiriliyor.
Bir yandan da tabii ormanlarımız yok ediliyor. Tarım alanları, meralar yok ediliyor.
Tam olarak bir kuşatma altındayız.
Kazdağları’nın Biga Yarımadası ve etrafındaki alanlarla birlikte %70’e yakınının maden ruhsatlarıyla kaplandığı ifade ediliyor. Bu devasa ruhsatlandırma haritası, bölgenin su kaynakları, tarım alanları ve zeytinlikleri için tam olarak nasıl bir felaket senaryosu anlamı taşıyor?
TEMA Vakfı’nın hazırladığı raporlara göre Biga Yarımadası’nın yüzde 79’u maden ruhsatlarıyla kaplı. Bunlardan bir kısmı işletme, bir kısmı arama, bir kısmı da ihale aşamasında.
Bütün bu madencilik faaliyetlerinin bölgede başlaması ve devam etmesi gerçekten bölge için çok ciddi bir tehdit.
Bölgenin su kaynakları yok oluyor. Bin Pınarlı İda’nın pınarları kuruyor. Tarım alanları yok oluyor. Zeytinlikler kesiliyor, yok ediliyor.
Bir yandan da Zeytin Yasası değiştirilmeye çalışılıyor. Bazı projeler zeytinliklere yakın olduğu için oralarda Zeytin Yasası’na dayanarak faaliyet yapamıyorlar. Zeytin Yasası bir engel olarak karşılarına çıkıyor. Bu şirketler de sürekli Zeytin Yasası’yla uğraşıp onu değiştirmeye çalışıyorlar. Biz de değiştirilmemesi için elimizden gelen mücadeleyi sürdürüyoruz.
Bölge için çok büyük tehditler var.

Son yıllarda iklim krizinin de etkisiyle Kazdağları bölgesinde artan orman yangınları, kuraklık ve su havzalarının kuruması/kirlenmesi ekolojik dengede neleri değiştirdi?
Kazdağları ve çevresinde son yıllarda oldukça sıcak günler, sıcak aylar yaşanıyor ve büyük bir kuraklık var. Aynı zamanda sular da yetmez oldu. Sular kesiliyor.
Benim yaşadığım köyde de sürekli sular kesiliyor. Artık kaynaklar kuruduğu için su yetmiyor.
Bir yandan da bu kadar yoğun faaliyet olunca sular da kirleniyor. Bölgedeki su rejimi oldukça kötü hale geldi. Hem yüzey sularında hem de yer altı sularında ciddi bir azalma ve bir yandan da kirlenme var. Tabii su rejiminin değişmesiyle beraber bütün ekosistem etkileniyor, ekolojik denge bozuluyor.
Denizler açısından da durum çok ciddi, sıkıntılı. Denizlerdeki ısınma da deniz biyoçeşitliliği açısından ciddi sıkıntılar yaratıyor. Kazdağları’ndan gelen dereler, çeşitli nedenlerle; arıtma tesisleri, hayvancılık, sanayi tesisleri ve evsel atıklar gibi etkenlerle kirleniyor. İleri arıtma yapılmadan da denize bağlanıyor.
Dereler de ciddi anlamda kirlenmiş durumda. Hem tarım ilaçlarıyla hem de diğer faaliyetlerle kirleniyor. Kirli dereler bir yandan denize bağlanınca denizi de kirletiyor tabii.
Yıllardır süren bu çok cepheli mücadeleye baktığınızda; Kazdağları çevre hareketinin en büyük kazanımı ve ne yazık ki önlenemeyen en ağır kaybı ne oldu?
2000’li yılların başından bu yana sürdürdüğümüz yoğun mücadele, bölgenin ekosisteminin korunmasına çok büyük katkılarda bulundu. Bizler mücadele etmeseydik bütün bu projeler daha hızlı başlamış olacaktı. Kazanımlarımız da oldukça fazla oldu.
İşte Koza’nın altın madenini yaptırmamak gibi, Bahçedere’yi yaptırmamak gibi, başka bir sürü termik santrali engellemek, çeşitli enerji projelerini engellemek gibi… Ekolojik yıkımların azalmasına ya da gerçekleşmemesine, ekolojik yıkımların önüne geçilmesine büyük katkı sağladı Kazdağları çevre hareketi.
Kaybettiğimiz en önemli şeylerden birisi de özellikle Alamos Gold’un alanında, Kirazlı’da başka bir şirketin karşımıza yeniden çıkmış olması ve Cengiz Holding’in de bakır madenindeki kaybımız.
Bunlar oldukça ağır kayıplar oldu.

Türkiye’de çevre mücadelesi verirken kazanılan mahkeme kararlarının (ÇED iptalleri vb.) sahada uygulanmaması veya sürekli yeni ÇED raporlarıyla projelerin yeniden önünüze getirilmesi durumu yaşanıyor. Bu “hukuk labirenti” ile sahada nasıl mücadele ediyorsunuz?
Hukuk sisteminin ülkemizde gelmiş olduğu konum, durum gerçekten çok endişe verici. Ama bir yandan da hukuka güvenmekten kendimizi alıkoyamıyoruz. Hukuki mücadelemizi sürdürüyoruz, yine davalarımızı açıyoruz.
2009/7 sayılı bir genelge var. Kazandığımız bir davada şirket, mahkemenin öne sürdüğü gerekçeleri, eksiklikleri düzelterek, yeniden revize ederek ÇED raporları sunabiliyor ve yeniden karşımıza geliyor. Bu da bizler için tabii oldukça yorucu bir süreç oluyor. Kazandığımız davalarda yeniden yeniden önümüze ÇED raporlarıyla gelinmesi…
Bir yandan da yerelde kazandığımız mahkeme kararlarının üst makamlarca, Danıştayca falan da bozulması, itiraz yolu kapalı olmak üzere, oldukça düşündürücü. Tam bir labirent gerçekten.
Bir yandan da bilirkişilik sistemi ciddi şekilde bizleri üzüyor. Konusunda uzman olmayan ya da tarafsız davranmayan bilirkişilerle karşı karşıya geliyoruz.
Bilim insanı olmayan, daha önce şirketlerle ilişkiler içerisinde olan, ÇED raporları yazan insanların bilirkişilik yaptığını da görüyoruz. Bazılarıyla ilgili suç duyurularında da bulunduk. Bilirkişilik sistemi de sorgulanması gereken bir sistem.
Bir yandan da hukuki mücadele gerçekten çok ciddi bir maliyet yüklemeye başladı bizlere. Astronomik rakamlara yol açıyor bir dava açmak. Bilirkişi ücretleri çok yüksek.
Yani bir davanın maliyeti, on kişiyle açtığımız bir davanın maliyeti, en az 300 bin liraya falan mal oluyor bize. Oysa o kadar çok uğraşacağımız, açmamız gereken dava var ki kendimizi bunlardan alıkoymak durumunda kalıyoruz. Bu kadar yüksek maliyetler gelince ürküyoruz resmen. Bu kadar kaynağı nerede bulacağız diye. Ama elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz. Yani çok büyük projeleri dava açmadan bırakmıyoruz. Mutlaka sonuna kadar gidiyoruz.
Oldukça yorucu bir süreç ama vazgeçmediğimiz bir süreç hukuki mücadelede.
Kazdağları’nı her yönüyle takip eden biri olarak; yerel yönetimlerin, siyasilerin ve bölge halkının ekolojik tehditlere karşı güncel duruşunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Kamuoyu duyarlılığı Alamos Gold dönemindeki sıcaklığını koruyor mu?
Kazdağları mücadelesi bir dönem yerel yönetimlerden, siyasilerden ve bölge halkından çok büyük destek aldı. Ne yazık ki son dönemlerde ülkemizin geldiği noktayı biliyoruz.
Yerel yönetimlerin başında bir kayyum derdi, bir gözaltı, tutuklama korkusu ve tehdidi var. Siyasiler için de öyle. Partilerle ilgili çeşitli operasyonlar yapılıyor. Partilere kayyumlar atanıyor, partiler bölünüyor. Partilerde büyük baskılar var. Politikacılar da bu şekilde bu baskılardan nasibini alıyorlar.
Halk üzerinde de estirilen bu terör, korku ve sindirme politikaları, halkı da sıcak mücadeleye gitmekten alıkoyuyor. Kamuoyu duyarlı olsa da harekete geçme konusunda eskisi kadar atak olamıyor, daha çekimser davranıyor.
Bu nedenle işimiz biraz daha zor tabii.
Halkı hareketlendirebilmek için, mücadeleyi büyütebilmek için çok yönlü baskıyla karşılaşıyoruz.














