Ergenlik dönemi, davranışların şekillendiği hassas bir evre. Peki bu dönemdeki yanlış ebeveyn tutumları gençler arasındaki şiddetin neresinde duruyor? Detaylar haberimizde…
Türkiye son aylarda aynı acıyla tekrar tekrar yüzleşiyor. Henüz çocuk ya da genç sayılabilecek yaşlardaki isimler, akran şiddetinin kurbanı olarak haber bültenlerine düşüyor.
Mattia Ahmet Minguzzi (14), Atlas Çağlayan (17) ve Hakan Çakır (22)… Yaşları farklı olsa da ortak noktaları aynı: kendi kuşaklarından kişiler tarafından öldürüldüler.
Bu ölümler bir anda yaşanan öfke patlamalarıyla açıklanamayacak kadar derin bir tabloya işaret ediyor. Mesele yalnızca suç değil; ergenlik dönemi, aile yapısı ve çocukların büyüdüğü psikolojik iklimle doğrudan bağlantılı.
Peki bu çocuklar, bu noktaya gelene kadar evlerinde, ailelerinde ve en yakın ilişkilerinde ne yaşadı?
İşte bu sorunun cevabı, bizi “ergenlikten yanlış ebeveyn tutumları” başlığına götürüyor.
GÖRÜNMEYEN TEHLİKE
Ergenlik, kimlik arayışının en sert yaşandığı dönemdir. Çocuk ne tam çocuktur ne de yetişkin. Bu gri alanda en büyük belirleyici faktör ise ebeveyn tutumlarıdır.
Aşırı baskıcı, ilgisiz, tutarsız ya da şiddet içeren ebeveynlik modelleri; çocuğun iç dünyasında biriken duyguları sağlıklı şekilde dışa vurmasını engeller. Bastırılan öfke, anlaşılmama hissi ve değersizlik duygusu zamanla kontrolsüz davranışlara dönüşebilir.
Buradaki kritik nokta şudur:
Bir çocuk saldırgan doğmaz, saldırganlığı öğrenir ya da mecbur kalır.

İLETİŞİM VE SINIRLAR; YA ÇOK SERT, YA HİÇ YOK
Aile içi iletişimde iki uç tehlikelidir:
• Sürekli bağıran, tehdit eden, cezalandıran ebeveyn
• Hiç sınır koymayan, her davranışı görmezden gelen ebeveyn
Sağlıklı bir aile yapısında çocuk, duyulduğunu ama sınırsız olmadığını hisseder.
Oysa birçok evde ya çocuk susturulur ya da tamamen kontrolsüz bırakılır.
Sürekli “sus”, “karışma”, “büyüyünce anlarsın” denilen bir çocuk, derdini anlatmayı değil; içe atmayı öğrenir. Sınır koymayan ailelerde ise çocuk, davranışlarının sonuçlarını kavrayamaz. Her iki durumda da ergen, duygularını yönetemeyen bir birey haline gelir.
DUYGULARI ANLAMA; ÖFKENİN ALTINDAKİ ASIL HİS
Şiddet davranışlarının altında çoğu zaman öfke değil;
utanç, korku, değersizlik ve terk edilme duygusu yatar.
Ancak duyguların konuşulmadığı evlerde çocuk, ne hissettiğini tanımlamayı öğrenemez. Ağlamak “zayıflık”, üzülmek “şımarıklık”, korkmak “ayıp” olarak görülürse; geriye tek ifade biçimi kalır: öfke.
Uzmanlar bu noktada şuna dikkat çekiyor:
Duyguları isimlendiremeyen çocuk, onları davranışla dışa vurur.
Ve bu davranış bazen geri dönüşü olmayan sonuçlar doğurur.

AİLE İÇİ ŞİDDETİN ÇOCUĞA ETKİSİ; SESSİZ TANIKLAR
Evde yaşanan şiddetin çocuğa etkisi, çoğu zaman hafife alınır.
“Ona vurmadık ki” cümlesi, en büyük yanılgıdır.
Şiddeti görmek de yaşamak kadar yıkıcıdır.
Anne-baba arasında fiziksel ya da psikolojik şiddete tanık olan çocuklar, dünyayı tehlikeli bir yer olarak algılar. Sürekli tetikte yaşar, ya aşırı çekingen ya da aşırı saldırgan olur.
Araştırmalar gösteriyor ki; aile içi şiddet ortamında büyüyen çocuklarda empati gelişimi zayıflıyor, öfke kontrolü zorlaşıyor ve riskli davranışlara yönelme artıyor.
TOPLUMSAL KÖRLÜK
Her şiddet haberinden sonra aynı cümleler kuruluyor:
“Nasıl yapar?”, “Bu yaşta bu kadar kötülük olur mu?”
Oysa sorulması gereken asıl soru şu:
Bu çocuklar hangi duygularla büyüdü, kim onları dinledi, kim fark etti?
Toplum olarak yalnızca sonucu konuşuyoruz.
Faili yaftalıyor, kurban için üzülüyor ama süreci görmezden geliyoruz. Ergenlikte verilen ya da verilmeyen her destek, ileride bir davranışa dönüşüyor.
BİR CİNAYET HABERİ DEĞİL, BİR UYARI
Atlas Çağlayan, Mattia Ahmet Minguzzi ve adını bilmediğimiz nice genç…
Bu haberler yalnızca birer adli vaka değil; ailelere, eğitimcilere ve topluma bırakılmış ağır bir uyarı.
Çocuk yetiştirmek; yalnızca büyütmek değil, duygusal olarak eşlik etmektir.
Dinlemek, sınır koymak, şiddetsiz bir ortam sağlamak bir tercih değil; zorunluluktur.
Çünkü ihmal edilen her duygu, bir gün başka bir çocuğun hayatına mal olabilir.













