İYİ Parti Grup Başkanvekili Buğra Kavuncu, TBMM’de düzenlediği basın toplantısında ABB’ye yönelik operasyona tepki gösterdi.
İYİ Parti Grup Başkanvekili Buğra Kavuncu, TBMM’de düzenlediği basın toplantısında gündemi değerlendirdi.
ABB’ye yönelik operasyona tepki gösteren Kavuncu, “Daha önceki Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in attığı tweetlerle başlayan gözaltılar ve tutuklamalarla ilgili yaklaşımımız hep şu şekilde oldu: Hukuk, herkes için hukuk ve herkese eşit şekilde uygulanan hukuktur. Herkes soruşturulabilir; şüphe duyulan her konuda, her alanda soruşturma yapılabilir. Ancak bunun sadece belli bir kesime, adeta düşman hukuku uygulanacak şekilde yapılması kabul edilemez. Soruşturmayla ilgili gözaltı haberlerini, 8 saat önce dediğim gibi, Melih Gökçek’in attığı tweetten Türkiye’nin öğrenmiş olması, hadisenin ne kadar maksatlı ve siyasi içerikte olduğunun bir göstergesidir. Biz, herkesin kendini yargı önünde eşit bir muameleye tabi tutulduğu, huzurlu bir ortamın var olduğu ve bu soruşturmaların herkese aynı şekilde uygulandığı bir Türkiye arzu ediyoruz. Bakın, gizli tanık değil, açık tanıklar daha önce Ankara Büyükşehir Belediyesi’nde yapılan yolsuzluklarla ilgili bizzat bazı beyanlarda bulundular. Ancak herhangi bir adım atıldı mı? Atılmadı. Kendi partisinin mensubu, bizzat Bülent Arınç tarafından Ankara’nın parsel parsel satıldığı söylendi, herhangi bir işlem yapılmadı. Bunun gibi onlarca örneği sizlerle paylaşabilirim. Adana Belediye Başkanı’nı tutuklama gerekçesi olarak hazırlanan dosya kapsamında başka belediye başkanları da vardı; Kütahya Belediye Başkanı da vardı fakat onun dosyası İstanbul’daki dosyayla birleştirildi. Hatırlayın, daha önce Ticaret Bakanı’nın kendi eşinin firması üzerinden yaptığı ihaleler bütün kamuoyunun gözleri önünde cereyan etmesine rağmen, yine de bir adım atılmadı. İşte bunun için diyoruz: Herkes için hukuk, herkese eşit şekilde uygulanan hukuk, düşman hukuku değil. Herkesin yaptığının hesabını verebildiği bir Türkiye’yi var etmek zorundayız” dedi.
”BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ GENÇLERİMİZE KİN BESLEMEKTEN VAZGEÇSİN”
Saraçhane süreci sonrasında okullarında sıkıntı yaşayan ve mobbinge maruz kalan Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerine değinen Kavuncu, ”Burada, Türkiye’nin bir zamanlar en güzide kurumu olan, her türlü baskıya rağmen bugün de bünyesinde Türkiye’nin geleceğini barındıran Boğaziçi Üniversitesi yönetimine de bir çağrı yapıyorum. Bize ulaşan ve bizim de medyadan takip ettiğimiz bazı üniversite öğrencisi arkadaşlarımız var. Örneğin bir tanesi Saraçhane protestolarına katıldığı için tutuklandı ve bir süre cezaevinde kaldı. Ben de kendisini cezaevinde ziyaret etmiştim. İlk 1000’e girdiği için okulun kalıcı yurt sağlama durumu söz konusuydu. Kendisi ilk sene okulun merkez yurdunda kalmış ve herhangi bir sıkıntı yaşamamıştı; üstelik aynı bölümden arkadaşlarıyla da aynı yerde kalıyordu. Ne olduysa Saraçhane sonrası oluyor ve bu öğrenci tekrar kuraya giriyor. Kura sonucunda bütün arkadaşları merkez yurtta kalırken, kendisi 2 saat mesafedeki Kilyos’taki başka bir yurda veriliyor. Market bile yok; her gün 2–3 saat Kilyos’tan Boğaziçi Üniversitesi’ne gitmek zorunda kalıyor. İlk 1000’e girdiği halde, bölümündeki bütün arkadaşları üniversitenin yurdunda bu imkanlardan faydalanırken, bu arkadaşımıza farklı bir muamele yapılıyor. Bakın başka bir örnek: Tarih bölümünden birincilikle mezun olan bir genç Boğaziçi’nde, aynı okulda yüksek lisans kabulü alıyor. Yüksek lisans kabulü aldığına dair ismi listede yayınlanıyor; ancak ne olduysa aradan iki hafta geçtikten sonra bu arkadaşın ismi yayınlanan listeden bir anda çıkarılıyor. Benzer durumu yaşayan arkadaşlar çok fazla ve başlarına soruşturma gelir, başka konularla suçlanırlar; haksızlığa uğrayıp da sesini çıkaramayanlar oluyor. Biz bir kısmını medyadan takip ediyoruz, bir kısmıyla da bizzat görüştüğümüzde, bu haksızlıkların ve hukuksuzlukların sadece kendilerine rakip olan siyasi partilere değil, aynı zamanda kendi geleceği ile ilgili umudunu korumak isteyen, Türkiye’deki yargının eşitsizliğini protesto eden muhalif gençlere de aynı şekilde uygulandığını görüyoruz. Kendilerine muhalefet eden ve özgürce haklarını kullanan gençler konusunda bu kadar hassas davranıyorsunuz. Bu hassasiyeti yurtlarda yaşanan rezaletlerde de gösterseniz, gençlerimizin bu ülkeye olan güveni, umudu ve geleceğe dair ümitleri de artacaktır. Burada bütün ilgililere sesleniyorum; başta Boğaziçi Üniversitesi yetkililerine sesleniyorum: Türkiye’nin geleceği ile uğraşmaktan, gençlerimize kin beslemekten artık vazgeçin” dedi.
”GENÇLERDEN NEDEN KORKUYORSUNUZ?”
Saraçhane’de bıçaklanan Fırat Baran Önder’e ve Cevizlibağ’daki KYK yurdundaki skandallara da değinen Kavuncu, ”Yine başka acı bir örnek: Bu olaylar sırasında yaralanan bir arkadaşımız var. Geçtiğimiz hafta ben de kendisini ziyaret ettim. Bıçaklanan Fırat Baran Önder, maalesef kalbine çok yakın bir yerden bıçaklandığı için kalp kapakçığına bağlı liflerde kopmalar meydana geldi. Bu arkadaşımızın kalp kapakçığı değişti ve bütün hayatı perişan oldu. Sporcu bir kimliği ve kişiliği olan arkadaşımız artık spor yapamayacak, birçok gıdadan mahrum kalacak ve ömür boyu ilaçla yaşamak zorunda kalacak. Ülke için sorumluluk duygusuyla görüşlerini dile getiren bu gençlerden neden korkuyorsunuz? Zamanında üniversitelerde başörtüsü engellenirken buna karşı çıkan gençler ne kadar hak arayışındaysa, bu gençler de yine aynı şekilde hak arayışındalar. Hukukun ve yargının herkese eşit şekilde uygulanması ve kendi geleceklerini doğrudan etkileyecek bu uygulamalardan iktidarın artık vazgeçmesi çağrısında bulunuyorlar. Bakın, iktidara sesleniyorum: Bu gençlere kafayı taktığınız kadar, kız yurdunda kalan öğrencilerin güvenliğine de kafayı taksanız, geçen haftaki rezillikleri biz görmeyecektik ve bunlar ortaya çıkmayacaktı. Cevizlibağ’daki Atatürk Kız Öğrenci Yurdu’ndan bahsediyorum. Eğer buradaki kız öğrenciler yaşadıkları rezaleti bizlerle paylaşmasalardı, bundan hiç kimsenin haberi olmayacaktı” ifadelerini kullandı.
”AYNI HASSASİYETİ DOĞU TÜRKİSTAN İÇİN GÖSTERMEK GEREKMİYOR MU?”
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin TRÇ İttifakı önerisine de değinen Kavuncu, ”Bundan bir süre önce, Türkiye’nin Rusya ve Çin ittifakı içerisinde yer alabileceğini ve yer alması gerektiğini belirten bir açıklama Sayın Bahçeli tarafından yapıldı. Bu, otokratik yapıya ve Türkiye’nin daha da otokratikleşmesine yol açacak bir ittifak içinde bulunması yönünde bir çağrıydı. Bu aynı zamanda Rusya, Çin ve Türkiye’nin otokratikliği ve demokratik değerlere olan uzaklığını da gösteriyor; gün geçtikçe bu uzaklaşmanın netleştiği bariz şekilde ortada. Türkiye’nin bu iki ülke ile en büyük ortak noktası, otokratikleşme ve despotik birliktelik arzusu ve bu birlikteliğe dahil olma isteğidir. Bu açıklama yapılırken Gazze’deki hassasiyet üzerinden bir mesaj veriliyor. Peki buradan soruyorum: Aynı hassasiyeti defalarca gündeme getirdiğimiz Doğu Türkistan’daki Uygur Türkleri için göstermememiz mi gerekiyor? Bunların peş peşe gelmesi acaba bir tesadüf mü? Bundan bir süre önce Çin’in organize ettiği bir etkinlikle, Türkiye’den bir grup gazeteci Çin’e götürüldü. Burada Urumçi’de, Doğu Türkistan’da yaşayan Uygur Türklerinin bulunduğu bölgelerde birtakım temaslarda bulundular ve döndüklerinde adeta Çin’in sözcülüğünü yapacak, Çin’i savunacak şekilde bir dille gözlemlerini anlattılar. Tiyatronun büyüklüğünü ve katılımcıların ne kadar komik bir duruma düştüğünü anlatmak için şunu ifade edeyim: Bir pazar yerine gidiyorlar. O coğrafyaları bilenler, bunu nasıl bir tiyatro olduğunu çok net anlayacaklardır. Pazar yerinde, tesadüfen bir müzik çalıyor ve pazar yerindeki Uygur Türkleri kadın-erkek birlikte dans etmeye başlıyorlar; dakikalarca, hatta saatlerce dans ediyorlar. Bunu tespit eden basın mensupları, döndüklerinde bunu kendi televizyon kanallarında “Çin’deki özgürlük, Çin’deki demokrasi” diye bütün Türkiye kamuoyuyla paylaştılar. O coğrafyayı bilenler bilir; ben uzun süre oralarda yaşamış biri olarak şunu net olarak söyleyeyim: Böyle bir kültür yoktur. Pazar yerinde bir müzik çalacak ve insanlar spontane olarak kalkıp saatlerce dans edecekler, bu gerçek dışıdır. Burada bu etkinliklere katılan değerli arkadaşlarıma bir çağrıda bulunuyorum: Bir dahaki sefer gitmeden önce lütfen bizi arayın. Biz size, babasını, kardeşini, akrabalarını bulamayan Uygur Türkü soydaşlarımızın telefonlarını ve kimlik bilgilerini verelim. Hazır gitmişken Çinli yetkililerden de bu kardeşlerimizin akibeti ile ilgili durumu sorun ve bu tiyatroya bir son verin. Eğer giderken bunu bizden talep ederseniz, samimiyetinizi anlarız; aksi takdirde sadece Çin’in sözcülüğünü yapmış olursunuz” dedi.
”TÜRKİYE KÖRFEZ ÜLKELERİ KONUMUNA MI DÜŞÜRÜLMÜŞTÜR?”
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD’ye seyahati öncesi gündeme gelen Boeing satışı ve Trump’ın oğlunun Türkiye’ye gelişinin ardından yaşanan sürece tepki gösteren Kavuncu, “Cumhurbaşkanımız Amerika’ya gitti ve önümüzdeki günlerde de Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Trump ile görüşecek. Şimdi, “İttifak ortağı Rus ve Çin ittifakına katılalım” derken, bir taraftan da iddialar var. Tabii ki bu çok üzücü ve kabul edilemez. Türkiye gibi köklü bir devletin diplomasi kurumları arasında yürütmesi gereken süreç, Trump’ın oğlu üzerinden organize edilmiş bir görüşme ile yürütülüyor. Bu ön görüşmeler çerçevesinde, perşembe günü yapılacak Boeing ve F-16, F-35 alımları ile ilgili görüşmelerin gerçekleşeceği iddia ediliyor. Bir kere burada kabul edilemez bir durum var. Türkiye, tarihi ile koca bir devlettir; bir hukuk devletidir. Bir başka devletin başkanının oğlu üzerinden yapılan gayriresmî temaslarla sağlanan bir görüşme, utanılacak ve kabul edilemez bir durumdur. Böyle bir dönemde, bu görüşme öncesinde Cumhur İttifakı’nın diğer ortağı bir Rus ve Çin ittifakından bahsediyor. Şimdi burada biz bu yaklaşıma, yani Amerika Birleşik Devletleri Başkanı’nın sayın Cumhurbaşkanı ile yapacağı görüşme öncesi, daha önce görmüş olduğumuz Kuveyt, Katar, Suudi Arabistan gibi ülkelerdeki benzer ilişki tarzının da burada ortaya çıktığını görüyoruz. Yani bir ticari alım yaparsanız ve Amerika Birleşik Devletleri de bu ticari alımlardan memnun kalırsa sizi muhatap alır” ifadelerini kullandı.
“TÜRKİYE’NİN HER ZAMAN ONURLU BİR DURUŞU OLMUŞTUR”
Körfez ülkelerinin Trump yönetimiyle anlaşmalarını hatırlatan Kavuncu, “Geçtiğimiz Mayıs ayında hatırlayın, Amerika ile Suudi Arabistan arasında 142 milyar dolarlık silah anlaşması yapıldı; Katarlıların imzaladığı anlaşmanın değeri de 42 milyar dolardı. 2020’ye dönüyoruz; İbrahim anlaşmaları kapsamında, İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn’i kapsayan süreçte de 23 milyar dolarlık F-35 alımı gündeme geldi. Hatırlayın, bütün bunları o dönem Trump’ın damadı ön görüşmelerle organize etmişti. Şimdi bir başka benzer durumu da Trump’ın oğlu üzerinden yapılan ön görüşmelerde görüyoruz. Türkiye bu düzeye mi düşürülmüştür? Biz bunu örtülü bir pazarlık mesajı olarak okumalıyız. Eğer bu bir mesajsa, yani Amerika’da yapılacak görüşme öncesi verilmiş bir mesajsa, milyarlarca dolarlık bir alım yapıldıktan sonra siz istediğiniz mesajı verin, “Türkiye Rusya-Çin ittifakına dahil olmalıdır” deyin; bu mesajın hiçbir anlamı kalmamıştır. Tabii bir başka açıklanması gereken durum da Gazze’de yaşananlarla ilgili Amerika Birleşik Devletleri’nin tutumudur. Ortadayken çıkıp kamuoyuna acaba ne anlatacaksınız, onu da çok merak ediyorum. Trump, “Gazze bir turizm cenneti olmalıdır” mı dedi? Amerika Birleşik Devletleri, Birleşmiş Milletler’in soykırım olarak nitelendirdiği Gazze’deki katliamın arkasında mı, her türlü desteği veriyor mu? Netanyahu’yu himaye ediyor mu? Peki, bütün bunlar olurken dünyaya baktığımızda ne görüyoruz? Bütün bu zulmün ve soykırımın hamisi olan Trump’a, Türkiye Cumhuriyeti devletinin Cumhurbaşkanı “dostum Trump” diyerek, işte Boeing, milyarlarca dolarlık Boeing anlaşması, F-35’ten F-16’larla başka bir mesaj veriyor. Sonra dönüp Türkiye kamuoyuna, acaba bu yaklaşımla ilgili nasıl bir açıklama yapılacak? İnandırıcı değil; çok merak ediyoruz. Bu üstü örtülü, iddia edilen pazarlıklar da kimin imkanlarıyla, kimin parasıyla yapılıyor? Milletin parasıyla, sizlerin, bizlerin parasıyla. Türkiye daha önce Amerika’ya ve bu tür hayati meselelerde başka ülkelere rest çekmeyi bilmiş bir ülkedir. Hatırlayın, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonra uygulanan ambargoya karşı Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri’nin üslerini kapatmıştır; Türkiye’nin onurlu bir duruşu olmuştur. Türkiye’nin her zaman yöneticileri, o ülkenin mensuplarının o milletin onurunu temsil eder. Öyle ki, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı’nın hakaret içerikli mektubuna karşı, tutukladığı papazı da bırakmaz. Biz iktidarı bu konuda, hep bahsettikleri yerli ve milli çizgiye bir kez daha davet ediyoruz” dedi.
“ÇOCUKLARIMIZIN %50’Sİ KANTİNLERDEN HİÇBİR ŞEKİLDE ALIŞVERİŞ YAPAMIYOR”
Ekonomideki sorunlara değinen Kavuncu, “Otokratikleşmenin, Türkiye’nin kendisini muhasır medeniyetlere ulaşma hedefinden koparmasının, ilimden ve bilimden uzaklaşmasının nelere mahal verdiğini biz her alanda görüyoruz. Bir başka sıkıntı da, gençlerimizin içinde bulunduğu durumdur: Artık iktidar, gençleri barındıramıyor, besleyemiyor ve koruyamıyor. Bunu niye söylüyorum? Yeni eğitim-öğretim dönemi başladı; yapılan araştırmalarda çocukların beslenemediği görülüyor. Bir beslenme çantasının oluşturulurken haftalık ve aylık maliyeti 3.000 TL’nin üzerine çıkmış durumda. Türkiye’de yoksulluk sınırında bulunan çocuklarımızın %50’si kantinlerden hiçbir şekilde alışveriş yapamıyor ve bir beslenme çantası dahi doldurulamıyor. Bununla beraber gençlerimizi koruyamıyoruz. İşte Zeytinburnu Cevizlibağ Kız Öğrenci Yurdu’nda yaşanan rezaleti hep beraber gördük. Bir süre önce kahraman polisimizin İzmir’de nasıl şehit edildiğine ve 16 yaşındaki bir gencin radikal çevrelerle temasa geçerek onlardan etkilenerek bu cinayeti işlediğine hep beraber tanık olduk. Bunun için çok net olarak ifade etmek gerekir ki, bugünkü iktidar gençleri besleyemiyor, barındıramıyor ve koruyamıyor. Ancak iyiye giden şeyler yok mu? Bu ülkemizde var. Bakın, dünyanın en lüks otomobil markasının Türkiye’deki bayisi geçtiğimiz günlerde bir ödül aldı. Yani biz çocuklarımız beslenmiyor diyoruz, bir taraftan da başka bir Türkiye var; birileri rahat yaşıyor, zenginlik içinde yaşıyor. Bir adedinin fiyatı 38 milyon TL olan bu ultra lüks otomobilin Türkiye’deki bayisi kırmış olduğu satış rekorlarıyla, marka tarafından “yılın bayisi” seçildi. Bir taraftan da böyle bir Türkiye var” ifadelerini kullandı.
ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANINA TEPKİ
İktidarın vergi ve trafik cezalarına dair uygulamalarına tepki gösteren Kavuncu, “İktidar muvaffak olduğu başka alanlar da var. Mesela vergi ve trafik cezaları ile ilgili yapmış olduğu bütçe var. Bütçeyi gerçekleştirmeyi bırakın, dört katına çıkardı. 2025 yılı için 245 milyar TL’lik bir ceza toplayacağına dair bir bütçe oluşturdu. İktidar, 1 Ağustos gelmeden toplam kesilen ceza miktarına kadar biliyor musunuz? 1 trilyon TL, yani öngörülen bütçenin dört katı. İktidar buralarda son derece başarılı. Türkiye’de ultra lüks araçları alan insan sayısı da artmış; çok ufak bir zümre, belki yanlış bir zümre, mutluluk içinde yaşıyor. Ama gençler, çocuklar beslenme çantalarını dolduramıyor. Üniversite yurtlarında, kız yurtlarında kalan çocuklarımız da bir güvenlik problemi ile karşı karşıya. Bununla beraber Çalışma Bakanı da çıkıyor ve bir açıklama yapıyor. Bu da çok enteresan. Türkiye’nin halkın ne durumda olduğunun farkında değiller, bunu buradan anlıyorum. Gururla ve büyük bir başarıymış gibi diyor ki: “2002 yılında 184 TL olan asgari ücret, bugün 22.100 TL’ye çıktı; nominal olarak 119 kat, reel olarak da 242 kat artış.” Sağ olun, Allah aşkına! Birisi çıksın da bana desin ki, şu anda, yani 2025 yılında emekliler 2002 yılından çok daha memnun, çok daha mutlu ve çok daha rahat yaşıyor. Birisi çıksın desin ki, 2025 yılındaki gençler, 2002 yılındaki gençlerden çok daha memnun ve çok daha mutlu. Birisi çıksın desin ki, 2025 yılındaki memurlar, işçiler, emekliler 2002 yılındaki memur, işçi ve emekliye göre çok daha refah ve bolluk içinde, çok daha memnun. Bütün bunlar ortadayken, genç neslimiz kendi anne-babalarına göre çok daha zorlu şartlarda yaşıyorken, artık ev almanın bir hayal olduğu bir Türkiye’de, Çalışma Bakanı çıkıp da Türkiye’de asgari ücretin nominal ve reel olarak artışını bir başarı ve gururmuş gibi açıklaması, artık bu iktidarın, hatta milletten ne kadar koptuğunun çok net bir göstergesidir. Bütün bunların sebebi de, rasyonel ve bilimsel politikalardan, akılcı politikalardan uzaklaşmış olan, otokratik ve despotik bir iktidarın başımızda bulunmasıdır” dedi.
“KANAL İSTANBUL PROJESİNDE ISRAR ETMEK AKLA ZİYANDIR”
Kanal İstanbul’a dair ÇED Olumlu raporuna karşı bilirkişi raporunu gündemine taşıyan Kavuncu, “Bu dava kapsamında bir bilirkişi raporu hazırlandı. Bu bilirkişi heyetinde kimler var? 19 profesör, biri doçent olmak üzere toplam 21 uzman. Bunlar işinin ehli, konunun uzmanları ve bu konuyla ilgili olumlu rapor hazırladılar. Raporda bir sürü bilgi, önce kamuoyuna sızdı; tam 400 sayfalık bir rapor. Biz yıllarca anlatmaya çalıştık, bir kez daha bilim adamları kamuoyuyla paylaştı. Bugüne kadar ben Kanal İstanbul’un bu ülkeye, İstanbul’a, o güzelim kente ne kadar zarar vereceğini çok dinledim ve şunu da çağrı olarak yaptım: “Birisi gelsin, bize bu kanal projesinin memlekete ne faydası olacağını anlatsın.” Kimse kapımızı çalmadı. Bu çağrı üzerine, geçtiğimiz dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bir AK Parti milletvekili bana dedi ki, “Ben anlatacağım.” Şimdi kürsüye çıktı; 10 dakikalık konuşması kayıtlarda var. 10 dakikalık konuşmasının 8 dakikası kendi özgeçmişi ile ilgiliydi: ne yaptığı, nerede doğduğu, kaç çocuğu olduğu, hangi üniversiteyi okudu… Zorla biz bağırdık: “Kanal İstanbul’un faydası ile ilgili tek bir cümle kur.” Ne dedi biliyor musunuz? “Kömür trafiğinin artma ihtimaline karşı bunu yapmak şart.” Son 20 yılın rakamlarına bakarsanız, İstanbul’daki gemi sayısı, gemi trafiği azalmış. Yani iktidar milletvekilinin de, “Ben anlatacağım” deyip kürsüye çıkıp 10 dakika içinde bize söylediği hiçbir şey yoktu. Bakın, bu bilirkişi raporunda ne deniyor? Raporda deniyor ki: “Bu proje çok ciddi çevresel ve sismik risk içeriyor, su kaynakları geri dönülemez biçimde zarar görecek, kültürel varlıklar yok olacak.” Şu anda gidin, İstanbul’daki barajlardaki su doluluk oranına bakın; ne kadar büyük bir tehlikeyle karşı karşıya olduğumuzu görürsünüz. Bütün bu gerçekler ortadayken, bilirkişi raporları ortadayken hâlâ bu Kanal İstanbul projesinde ısrar etmek akla ziyandır” dedi.
“RANT DİYORSUNUZ, KÖRFEZ SERMAYESİ DİYORSUNUZ”
Kanal İstanbul konusundaki ısrarın neden olduğunu bildiklerini ifade eden Kavuncu, “Biz diyoruz ki: Bilim insanlarını dinleyin, kulak verin. Aynı şeyi “faiz sebep, enflasyon sonuçtur” yaklaşımında da dedik: “Bilemediniz, deyin, bilim insanlarına kulak verin. Faiz sebep, enflasyon sonuçtur” gibi bir abukluk içinden çıkın. Bunun maliyeti çok olur dedik, ne yaptılar? Dinlemediler, inat ettiler. Daha geçtiğimiz günlerde, “kur korumalı mevduat”la ilgili Mehmet Şimşek bir müjde gibi dedi ki: “Gözümüz aydın, artık finansal istikrarı daha iyi sağlayacak duruma geldik, KKM’den kurtulduk.” Ki en gerçekçi hesaplamalarla bu ülkeye zararı 60 milyar dolar oldu. Yine bilim insanlarını dinlemeyen biri iktidarla karşı karşıyayız. Bilim adamları diyor ki: “Bu Kanal İstanbul çevreye, ekolojiye, kültüre ve İstanbul’un hayatına olumsuz etki eder.” Biz diyoruz: “Bilim insanlarını dinleyiniz, dinleyin.” Bu projenin bir mantığı yok. Doğayı ve ekosistemi mahvedecek. Bu projeye aktarılacak kaynakla İstanbul’un deprem meselesi çözülür. 600.000’in üzerinde deprem riskiyle karşı karşıya ev ve daire var İstanbul’da. Bu Kanal İstanbul’a harcayacağınız kaynakla İstanbul’un deprem riskini bitirirsiniz. Ama siz bize ne diyorsunuz? “Rant” diyorsunuz, “Körfez sermayesi” diyorsunuz, “İstanbul’u böleceğiz, parası olan barınacak, parası olmayan başının çaresine bakacak” diyorsunuz. Siz bize, “Deprem olacak, ölen ölür, kalan kalır” diyorsunuz. Bu bilirkişi raporu tarihe düşülen bir nottur. Bilim insanlarını dinlememenin sonucunu iktidara söylüyorum: Belki yaşamazsınız ama bu faturayı millete kesmek istiyorsanız, millet size sandıkta çok ağır bir şekilde ödetir” ifadelerini kullandı.
MERSİN MİTİNGİNE ÇAĞRI
Kavuncu, konuşmasını Mersin mitingine çağrı yaparak sonlandırdı:
“Son olarak, buradan bir duyuru yapmak istiyorum. Şu ana kadar anlattığımız ekonomik, hukuksal, yargının siyasallaşması, eğitimdeki problemler, gençlerimizin barınma, beslenme ve güvenlik sıkıntıları… Bunların hepsi bir iktidar değişikliği ile ivedi bir şekilde çözülebilir. Türkiye büyük ve güçlü bir ülkedir; bunu çözecek kapasitesi vardır. Yeter ki iktidar değişsin. Ancak, bir iktidar değişikliği ile bile geri dönüşü çok zor olan başka bir tehlike daha var: Başlatılan bu “Terörsüz Türkiye” süreci ile oluşturulan komisyonlar eliyle, Cumhuriyet’le beraber oluşturduğumuz ortak kimliği tahrip edecek, ülkedeki birlik ve beraberliği bozacak, Türkiye’yi etnik ve mezhepsel bir şekilde bölüp parçalayacak son derece tehlikeli bir süreç. Bu sürecin geri dönüşü yok. Arkadaşlar, biz burada büyük bir endişe ve tereddüt duyuyoruz; bu sürecin yanlış ve Türkiye’yi içinden çıkılamayacak bir maceranın içine sürüklediğini söylüyoruz. Bu çerçevede, geçtiğimiz haftalarda Bursa’da bir miting yaptık. Şimdi 27 Eylül Cumartesi günü saat 16:00’da Mersin’de Yenişehir Miting Alanı’nda milletimizle beraber, biz bu sürece karşı sesimizi bir kez daha duyuracağız. Tekrar söylüyorum: Her şey düzelir. Türkiye her şeyin altından kalkacak, büyük ve güçlü bir ülkedir. Ama Cumhuriyet’le beraber oluşturulmuş ortak kimliğimizi yıpratacak, zedeleyecek bu süreç, Türkiye’yi içinden çıkılmaz bir noktaya sürükler. Buna hayır demek için, milletimizle beraber itirazımızı seslendirmek ve en yüksek seviyede haykırmak için, 27 Eylül Cumartesi günü saat 16:00’da Mersin’de Yenişehir Meydanı’nda İYİ Parti olarak milletimizle buluşacağız.”













