Bizim Ankara’da düğün demek, sadece iki insanın hayatını birleştirmesi demek değildir; aynı zamanda fiziki kondisyonun, kulak zarının ve bel kaslarının amansız bir sınavdan geçmesidir.
Şehrin hangi semtine gidersen git, yaz akşamları bir düğün salonunun önünden geçerken dışarıya taşan o yüksek desibelli klavye ve davul sesi seni kendinden almaya yeter.Masa düzenine oturulur, daha çorbalar gelmeden orkestra abimiz mikrofonu eline alır: “Evet canlar, piste bekleniyorsunuz, kaldırın elleri!” İşte o an, normalde romatizmasından şikâyet eden, yolda yürürken zorlanan amcalar bir anda piste fırlayıp öyle bir figur sergiler ki, sanırsın olimpiyat jimnastik takımı seçmelerindeyiz.
Hele bir de o meşhur “Erik Dalı” veya “Hüdayda” çalmaya başladı mı, salonun tavanındaki avizeler sallanmaya başlar. Ankaralı için o piste çıkıp oynamak bir eğlence değil, adeta milli bir görevdir. Masada oturan dayı yanındakini dürter: “La kalk ayağa, ayıptır oynamayanı dövüyorlar burada!”
Düğün biter, gece yarısı salondan çıkılır. Herkesin ayakları şişmiş, kulakları çınlıyordur ama herkesin yüzünde o tarif edilemez tebessüm vardır: “Valla çok tatlı oynadık la, gelinle damat da ne yakıştı ama!” Bizim neşemiz de, düğünümüz de böyledir; gürültülüdür ama sonuna kadar içtendir.













