Bizim Ankara’da havalar hafiften kırıldı mı ya da pazar günü o meşhur ayaz biraz kırdı mı, milletin aklına tek bir şey gelir gardaşım: Mangalı kapıp, parka koşmak!
Şimdi gardaşım, pazar sabahı saat sekiz dedin mi Göksu’ya, Harikalar Diyarı’na ya da Dikmen Vadisi’ne bir girersin. Sanırsın şehirde seferberlik ilan edilmiş! Herkesin elinde birer katlanır sandalye, bagajda çıra, çalı çırpı, en üstte de marinasyonlu tavuk kanatları!
Piknik alanına adımı atar atmaz ilk mücadele başlar: “Göl kenarında gölge yer bulma savaşı!” Yeri kaptın mı, tamam! Ama asıl şenlik, mangalı yakma anında kopar bebe!
Ankaralı adam mangalı gazete kâğıdıyla, çakmak gazıyla tutuşturmaya çalışırken bir rüzgâr eser… Anam! O duman yan çadırdaki ailenin tam ortasına çöker. Yandaki dayı gözlerini ovuşturarak kafayı kaldırır: “La gardaşım n’apıyon, ciğerimizi söktün! Dumanı bize doğru üfleme bebe!” Bizimki de hiç altta kalmaz: “La dayı ben mi üflüyom? Ankara’nın rüzgârı bu, yöne müdahale mi edelim?!”
İki dakika sonra o kavga biter, duman dağılır. Bizimki mangalda pişen ilk köfteyi tabağa koyar, yan komşunun masasına götürür: “Buyur dayı, hakkını helal et, dumanı yedin!” Dayı da tebessüm eder, bagajdan çıkardığı çay termosuyla karşılık verir. Ankara insanının raconu böyledir işte; dumanından kavga eder, etinden ekmeğinden dostluk çıkarır!
Bir de o mangalın sonundaki “semaver çayı” ritüeli vardır ki, sorma gitsin. İki bardak o isli çaydan içtin mi, haftanın bütün yorgunluğu, stresi Kızılay’ın kalabalığı gibi akar gider.
Lafın özü canlılar; Ankara’da pazar günü mangal yakmak sadece karın doyurmak değildir. Rüzgârla mücadele etmek, esnafla ve komşuyla iki kelam edip, haftaya bomba gibi başlamaktır!












